ALTINCI DUYU…

“Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot.”

-E.FROMM

YARIM DÜNYA – Hiromi Goto

yarim-dunya-hiromi-goto

Kentin sokakları beyaz uykusuna dalmıştı. Klaksonlar ve lastiklerin patinaj sesleri arasında dahi, karın kendine has o sükutu duyulabiliyordu. Ağzından duman soluyan insanları ardımda bırakarak, kelimelerin sıcaklığına bırakmıştım kendimi. Kitapçıdaydım artık. Bir cümbüşün ortasında… Üzerimde eriyen kar tozları, yerini su damlacıklarına bırakırken; yeni baskı kitapların kokusunu içime çekiyordum. İki haftada bir, kitapçıları gezerek okuyacağım kitabı seçmek, ona dokunmak beni bambaşka bir duyguya sürüklüyordu. Şimdi bu duyguya, kar yağışının insan üzerinde yarattığı o efsunlu tesir de katılmıştı. Romanların arka kapak yazılarını okuduğum sırada, genç bir kadın yanıma yanaştı. Kitaplardan konuşmaya başlamıştık. Rujunun sarhoş eden kırmızlığı, algımı köreltse de; mesleğinin mühendislik olduğunu anlayabilmiştim. Edebiyata ilgisi bundan diye düşündüm. Öteden beri, edebiyatın da bir nevi mühendislik olduğu kanaatini taşıyordum. Bir çeşit “ruh mühendisliği”…

Fantastik edebiyat türünün temsilcilerinden kabul edilen Ursula Le guin de, “fantezi iç benliğin dilidir” diyerek, bu türe ilişkin insan temelli bir tanımlama yapıyor. Edebi eser, fantastik öğeler barındırsa da, insan ruhunu mihenk alır kabilinden bir yaklaşım bu…Belki de fantastik edebiyat türü üzerine konuşmaya başlamadan önce, kelimenin kökenine inmek yerinde olacak… Fantastik kelimesi, “gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayali…” anlamına geliyor. ( Kaynak: Türk Dil Kurumu Sözlüğü ) Bu pencereden bakıldığında, George Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” , Kafka’nın “Dönüşüm”ü , Goethe’nin “Faust”u vb. hikayeler, fantastik edebiyat antolojisine dahil edilebilir. Sıraladığımız eserler, Lu guin’in yaptığı tanımlama ile birebir örtüşüyor. Kah insan ruhuna nüfuz etmesi kah insanın içinde yaşadığı düzeni farklı bir gözlükle tasvir etmesi, başat özellikleri… Ancak günümüzde, fantastik edebiyat Tolkien’le başlatılarak; tamamen ayrı bir yere konuyor. Bu fasıla şimdilik bir virgül!

Hayal gücünün, edebiyatın güneş sistemi olduğunu söylersek sanırım yanlış olmaz. Öyle ki edebi ürünler, hep onun etrafında dönüyor. Yaratıcılık, muhal olanla başlayıp, o imbikten geçerek sanat eserine dönüşüyor. Bu sahada yegane olan da, fantastik eserler…  Zihnin sınırlarını zorlayan, okuru bambaşka hayatlarda gezintilere çıkaran, her şeyin mümkün olduğuna evvela okurunu inandıran eserler… Şiirin diğer edebi türler arasında, daima münhasır olduğunu düşünmüşümdür. Daha ilahi, yaratma eylemiyle doğrudan ilintili, daha sezgisel… Bir metin içinde, konuşma dilinden farklı; kendine özgü dili kurması bakımından da münhasır! Bu özellikleri açısından, belki de diğer edebi türler arasında şiire en çok yaklaşabilen; fantastik hikayeler… Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde, kurguladığı bir ırka ilişkin dil yaratması da, belki bu zannı destekler niteliktedir. ( Okura not: Dilbilimci ve yazar Tolkien’in kurguladığı bu dilin, bugün belirli insanlarca bilindiğini ve hatta İstiklal Caddesinde sadece bu dilin konuşulduğu bir café olduğunu, sıkı bir Tolkien hayranı olan kardeşimden öğreniyorum.)
Ursula-Le-guin-de

Fantastik hikayelerin, her ne kadar edebi maharet açısından şiire en çok yaklaşan tür olduğunu düşünsem de, katılır mısınız bilmem ama; fikrimce bir ürünün edebi değeri, yukarıda bahis konusu olan ruh mühendisliğinden geçiyor. Sözü yine Le guin’e verelim:

“…Harry Potter’ı okudum. Aşina olduğum iki biçimin hoş ve canlı bir karışımı gibi görünmüştü bana; bunlardan birincisi “iğrenç/aptal/zalim ebeveynlere sahip yetenekli/sevgi uyandıran çocuk, ikincisi de İngiliz yatılı okul hikâyeleri. Gerçi bu iki konunun eskiliği yüzünden kafam karışmıştı, çünkü kitap orijinal olduğu için övülüyordu. Sıradan insanların aşağı görüldüğünü, adeta insandan sayılmadığını, o harika büyücü halkın ise şiddet de içerdiği söylenebilecek yarışmalar için yeteneklerini kullandıklarını görmekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Bu tema, özel güçleri olan özel bir gruba dahil olma yolundaki çocukluğa ait arzuya oynuyor, fakat ahlaki açıdan söyleyebileceğim en hafif şey, yaratıcı olmadığıdır.”

Bahse konu türe ilişkin yaygın bir eleştiri, insanları gerçekten uzaklaştırdığı yönünde… Bu eleştiriye şahsen katılmamakla birlikte; fütursuzca, bazen gerçekten ne denli uzaklaşılırsa, o kadar yakınlaşılabileceğini iddia ediyorum. Bununla birlikte, ben eleştirimi farklı bir temelde formüle edeceğim. Edebiyat tarihi boyunca, edebi ürünlerin doğmuş olduğu yaşam koşullarından etkilendiği veya sarmal olarak, o yaşam koşullarını şekillendirdiği görülmüştür.

Dünya, aristokratların hüküm sürdüğü orta çağı yaşarken; aristokrasinin övüldüğü, Tanrısal mitlerin dillendirildiği, destansı ve gerçek dışı hikayelerin anlatıldığı ve soylular haricindeki insanın tebaadan sayıldığı Klasizm akımı ana arterdi. Sonrasında Fansız İhtilali ile oluşan “birey” kavramı, insanı edebiyatın konusu haline getiren Romantizm akımını doğurdu. Bugünse, özellikle belirli bir kategorideki fantastik edebiyat ürünlerinin; yine orta çağ dekorları kullanarak, insan üstü karakterlerle mitler yaratarak; benzer bir “tebaa edebiyatı” yaptığı kanısındayım. Tıpkı bireyin henüz oluşmaya başladığı zamanların öncesindeki gibi… Fakat bu defa, yaratılan tebaanın krala hizmete koşullu bir tebaa olmadığını düşünüyorum. Bu defa hizmet, küresel sermayeye yapılıyor. Sinema gösterimleri, bilgisayar oyunları vb. pazarlama ürünleri birer vasıta…Tüketim toplumunu semirten bir edebiyat!
hiromi-goto

Bu kadar fantastik edebiyat lakırdısının sebebi, Japonya’da doğan, Kanadalı yazar Hiromi Goto’nun “Yarım Dünya” isimli kitabı… Yazar, 2010 Kanada Fantastik Edebiyat Sunburst Ödülü’nün de sahibi…Kitap, İthaki Yayınları tarafından, Bülent O. Doğan’ın çevirisiyle raflarımıza sunuluyor. Haddimi aşarak, daha da iddialı sözler söylememek için kitap hakkında çok yorum yapmayacağım. Zira, söz konusu türde kendimi yetkin göremiyorum. Yalnızca, sıradan bir okur olarak şunu söyleyebilirim: Kitaptaki kurgu karakterler, benim zihnimde pek de çağrışım gücü yüksek imgelere dönüşmedi. İtiraf etmeliyim ki, kitabın sonunu getirmekte oldukça zorlandım. Ama belki, meraklısı benimle aynı fikirde olmayabilir. Bir diğer özellik, hikayenin teolojik kökeni… Sanırım kitabın öndeyiş bölümündeki şu satırları sizinle paylaşırsam, ne demek istediğim ortaya çıkacak:

“Uzun, uzun, çok uzun zaman önce, daha ölümlüler taş tabletlere ve parşömenlere ölümlü dinlerini yazmaya başlamadan evvel, üç alem vardı: Ten Alemi, Ruh Alemi ve Yarım Dünya. Çağlar boyu bütünlük ve denge hüküm sürdü: Hayat, sonraki hayat ve yarım hayat en az uyanıklık, uyku ve rüya kadar doğaldı. Tüm canlılar, öldükten sonra Yarım Dünya’nın rüyalar aleminde tekrar uyanıyordu. Ölümlüler Ten Alemi’nde geçirdikleri zamanda yaşadıkları en büyük travma anında açıyorlardı gözlerini. Yarım Dünya’da yeniden yarım hayatlar yaşıyor; ölümlülüğün kötülüklerinin yükünden sınanma ve çile çekme yoluyla kurtuluyorlardı. Ruh Alemi’ne geçince her türlü fiziksel kaygı kalkıyordu. Ruhlar özgürce var oluyordu; ölümlülükten ve acı çekmekten uzak. Ten’in sıkıntılarını hissetmeden saf ve kutsal bir durumda kalıyorlardı. En sonunda ışıkları azalmaya başlıyor ve tekrar Ten’e çağırılıyorlardı. Çünkü hayatla bağlantısı olmayan ruh da göçmek zorundadır. Bu döngüler tam bir denge içindeydi. Bir zamanlar dengeli ve iç içe olan Üç Alem birbirinden koptu ve her biri kendi başına kaldı. Daimi ölümlülüğe sıkışıp kalan ölümlüler, ölür ölmez yeniden Ten’de doğdular. Bu değişmez döngü içine hapsolduklarından kasvetli ve umutsuz varlıklar haline geldiler…”

Kitap, işte bu üç alemden biri olan Yarım Dünya’ya; Melanie isimli kızın annesini kurtarmak için yolculuğunu konu ediyor. Meraklısına!

Çünkü kitap, karanlığa gönderilmiş bir mektuptur.

( Hiromi Goto, Yarım Dünya, İthaki Yayınları, çev:Bülent O. Doğan, sayfa:211 )
Dağhan DÖNMEZ
daghan_donmez@mynet.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)