2022/12/07

Atasözleri ve Deyimlerin Anlamları ve Çıkış Hikayeleri

Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız atasözleri ve deyimlerin çıkış hikayelerini hiç merak ettiniz mi? Sıklıkla kullanılan atasözleri ve deyimlerin anlamları ve çıkış hikayelerini derledik.

 

1. Güme Gitmek

(‘Boşu boşuna yok olmak ‘anlamında kullanılan bir deyim.)

Osmanlı zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana atarken ”Hooppp güm” şeklinde naralar atarlarmış. Fakat bazen “kurunun yanında yaş da yanar” misali suçlu olmayan kimseler de cezaya mahkum olurmuş. İşte bu sebeple halk arasında bu günahsız kimseler için ”adamcağız/kadıncağız güme gitti, yazık oldu” denirmiş.

 

2. Çizmeden Yukarı Çıkmak (Çizmeyi Aşmak)

(‘Bilmediği işe, yetkisi dışındaki konuya karışmak’ anlamında bir deyim.)

Çizmeyi aşmak deyiminin hikayesi Fransa’ya uzanır. 19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris’te bir resim sergisi açmıştı. Ziyaretçilerden biri, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş; “Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor”. Ressam cevap olarak ise adam; “Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.” demiş. Ressam adama bunu nasıl anladığını sormuş. Adam ise; “Ben kunduracıyım, çizme dikerim” demiş.

Bunun üzerine ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam, “Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma” demiş. Çizmeden yukarı çıkmak sözü günümüze ise çizmeyi aşmak deyimi olarak ulaşmıştır.

 

3. Avucunu Yala

(‘Beklediğin olmadı; umduğunu bulamadın’ anlamında kullanılan bir deyim.)

Avucunu yalamak deyiminin hikayesi, ayılardan gelmektedir. Ayılar bilindiği üzere kış uykusuna yatarlar. Ayıların kış uykusu çok uzun sürmektedir. Kışın, vücutlarındaki yağı yakarak kışı geçiren ayılar bütün kış hareketsiz olarak uyumaktadır. Ancak, ayılar kış uykusundan kalktıklarında aç olarak uyanırlar. Aç uyanan ayılar, açlıklarını gidermek adına bir şeyler yapmaya başlarlar. Ayıların açlıklarını gidermek için ilk yaptıkları şeylerden bir tanesi de avuçlarını yalamalarıdır.

 

4. Çam Devirmek

(‘Farkında olmadan başkalarını kızdıracak, üzecek, gereksiz, münasebetsiz söz söyleme, pot kırmak, gaf yapmak’ anlamında kullanılan bir deyim.)

Bir zamanlar zengin bir adamın İstanbul’da büyük bir köşkü varmış.  Yıllanmış çam, ceviz, ladin ağaçlarıyla çevrili köşkünün hemen ya­nına küçük bir konak daha yaptırmak istiyor­du. Bir kamyon kereste getirtip bahçenin uy­gun bir köşesine yığdırmış. Keresteler arasında biçilmek üzere büyük çam tomrukları da varmış.

Ertesi gün, köşkten çıkan adam bekçisine; “Bir hızarcı bul da bahçedeki çamları biç­tirip tahta ve kalas yaptır,” der. Bekçi, bir hızarcı bulup getirir. Köşkün bahçesinde yıllanmış ne kadar çam ağacı varsa önce kestirir, sonra da tahta ve kalas olarak biçtirir. Köşkün sahibi akşam eve döndüğünde, yıllanmış çamların kökünden kestirildiğini gö­rünce düşüp bayılacak hale gelir.

“Ne yaptın sen?” diye bağırır bekçiye. Bekçi, verilen görevi yapmanın rahatlığı içinde: “Dediğiniz gibi efendim, çamları kestir­dim, biçtirdim, tahta ve kalas yaptırdım!” der. Bugün bile gereksiz ve zamansız bir iş yapıldığı ya da yersiz bir laf edildiği zaman bekçinin devirdiği çamlar akla geliyor.

 

5. Saman Altından Su Yürütmek

(‘Hiç kimseye hissettirmeden, belli etmeden iş çevirmek’ anlamında kullanılır.)

Vaktiyle bir ova köyünde köylüler tarlalarını sulamak için, ırmağın suyunu nöbetleşe kullanmak üzere anlaşmışlar. Irmak boyunda bulunan tarlalar, açılan kanallar vasıtasıyla sıra ile sulanıyor, herkes ziraatıyla meşgul oluyormuş. Köyün açıkgözlerinden birisi, daha fazla su alabilmek için tarlasında derin ama ince bir kanal kazıp ırmaktan su çalmayı aklına koymuş. Kanalı gizleme maksadıyla da üzerini çalı çırpı ve taşlarla örtüp araziye uydurmuş. Yakalanan köylüye diğerleri hemen “Ulan, saman altından ne su yürütüyorsun!” diye çıkışmışlar.

 

6. Çadırını Başına Yıkmak

(‘Hareketlerinden hoşlanılmayan kişilerin, gücünün son bulduğu’ anlamına gelen bir deyim)

Osmanlı hükümdarları, sefer esnasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için, kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardı. Bu hareket, iktidardan düşme manasında Eski Türk geleneklerinde mevcut olup, Orta Asya’dan itibaren uygulanmıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in Karaman seferi sırasında Mahmut Paşa’nın; Yavuz Sultan Selim’in de Çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmet paşa ile Dukakinoğlu Ahmet Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırmaları tarihte meşhurdur.

 

7. Buyurun Cenaze Namazına

(Hiç beklenmeyen istenmeyen bir olay karşısında “Yapacak bir şey yok.” anlamında ya da ‘ben bir yanlış iş yaptım, suç işledim, yakalandım, cezasına da sonuçlarına da razıyım’ anlamında kullanılan bir deyim)

Sultan 4. Murad, kendi devrinde İstanbul’da içki ve tütünü zinhar yasak etmiş. Kahvehaneleri yaktırmış, ısrar edip emrine karşı direnenleri şiddetle cezalandırmış. Dört bir yana hafiyeler zaptiyeler saldırmış bütün bunlar yetmezmiş gibi bizzat kendisi de sık sık, tebdil-i kıyafet edip halkın arasında dolaşırmış. Ancak içki ve tütün müptelâsının gözünü korkutmak için, ne ferman, ne ip, ne kazık, ne zaptiye, ne de sultanın kendisi yeterli olmamış.

Çeşitli semtlerde tütün içilen gizli yerler türediği haberi bizzat sultanın kulağına kadar gelmiş. Bunlardan biri de, Üsküdar’daki meşhur miskinler tekkesi civarında, birinin içinden diğerine geçilen bir evmiş. Evin yola bakan kısmı, meşru olan bildiğimiz kahvehane suretinde imiş. Amma içinden açılan bir başka kapı ile, tü-tünhaneye geçilirmiş.

Sultan Murad, tebdil-i kıyafet ederek derviş kılığına girmiş ve sözü edilen mekana gitmiş. Kahveci Sultan’ı tanıyamadığı için buyur etmiş.

“Baba erenler ne içersin?”

“Kahve.”

“Başka, tütün filan canın çeker mi?”

“Yok.”

Bu cevap üzerine kahveciyi bir telâş almış. Öyle ya, tütün içmeyen adamın burada işi ne. Ortalıkta padişahın tebdil-i kıyafet dolaştığı haberleri gezinirken, bu tedbirsizlik de olacak iş midir. Bir koşu, kahveyi hazır edip, dervişin yanına çöreklenmiş.

“Baba erenler ismi hâliniz?”

“Murad.”

Kahveciyi bir ter basmış.

“Sultan’ı da var mıdır?”

“Var elbet.”

Kahvecide bet beniz atmış, eli ayağı titreyerek “öyleyse buyrun cenaze namazına” deyip oracığa yığılmış.

Sultan Murad, onun bu hâline pek gülmüş ve “bu seferlik af olasın” diyerek, oradan ayrılmış.

 

8. Kozunu Paylaşmak

(‘Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün güce dayanarak çözümlemek ve sona erdirmek’ manasında kullanılır.)

Koz ceviz anlamına gelmektedir. Eskiden Kastamonu iline bağlı iki köy arasında ortak olarak kullanılan bir ceviz bahçesi varmış. Ceviz toplama zamanı gelince bu iki köyün ileri gelenleri tarafından bir gün belirlenir ve iki köy halkı ceviz bahçesinde buluşur cevizleri toplar ve paylaşırlarmış.
Ancak her seferinde haksızlık olduğu ileri sürülerek iki köyün insanları arasında kavga çıkarmış. Hatta zamanla olay öyle bir seviyeye gelmiş ki bu köylerde kavgaya müsait eli sopa tutan delikanlılar koz paylaşma gününden önce günlerce hazırlık yaparlarmış. İşte o zamanlarda bu bölgede yaşayan bir ana oğlunun büyüdüğünü anlatmak için “Benim oğlan, kozunu paylaşacak çağa geldi.” dermiş. 

 

9. Pabucu Dama Atılmak

(‘Kendinden üstün veya daha çok değer verilen birinin gelmesi ile gözden düşmek, itibarı kalmamak’ anlamında kullanılır.)

Pabucu dama atılmak deyimi günümüzde çok kullanılan ancak anlamı ve nerden geldiği tam olarak bilinmeyen deyimlerimizden biri.
Pabucu dama atılmanın günümüzde, “Kendinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek.” veya “Bir şeyin daha iyisine sahip olduğu için diğerini bir kenara itmek.” anlamlarında kullanılmaktadır.
Bu deyimin asıl kökeni ise Selçuklu dönemine ait bir uygulamaya dayanıyor.
Esnaf kültürünün temel taşını oluşturan Ahilik geleneğinde, hileli iş yapan esnafın ya dükkanı kapatılırdı ya da o esnaf yaptığı işten men edilirdi.

Selçuk döneminde ve Osmanlı döneminde Türk halkı için saygı ve dürüstlük çok önemliydi.
Bunun yansıması da en iyi esnaf kültüründe görülmüştür.
Ahi Evran tarafından Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle kurulan bir dayanışma teşkilatı olan Ahilik de
bu düstur üzerine kurulmuş ve işlemiştir.

Herkesin meslek ahlakı ilkeleriyle çalıştığı o dönemlerde bir zanaatkarın yaptığı işte ihmal veya hileye sapması nadir görülen hadiselerdendir. Ancak çabucak bozulan, yırtılan veya çürüyen mallarda bir hile aranır, bulunursa o esnaf cezalandırılırdı.

Özellikle en çok tartışma konusu olan ve en çok kullanılan ürünler ise ayakkabılardı.
Eğer bir imalat hilesi söz konusu ise ilgili usta çağrılır, esnafın ileri gelenleri ve diğer meslek temsilcileri huzurunda yetkili tarafından tekdir edilir, aldığı ücretin müşteriye iadesi sağlanır, dava konusu olan ayakkabı da kullanılmamak için dama atılırmış.

Bir esnafın yaptığı ayakkabının dama atılması o usta için en büyük ayıp olup meslekteki şeref ve itibarını sıfırlar ve müşterisinin azalmasına yol açarmış.
Bu uygulama bütün esnaf teşkilatı için bir genelleme niteliğinde olup birisi hakkında “pabucu dama atıldı” denilmesi artık o meslekten ekmek yemesinin zor olduğuna işaret sayılır, esnafın bu titizlik ile iş görmesi temin edilirmiş.

 

10. Foyası Meydana Çıkmak

(‘Herkesten gizli olarak yapılan bir işin ortaya çıkması’ anlamında kullanılır.)

Kuyumcular yaptıkları yüzük, küpe, gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması ve parlaklığının artması için FOYA adı verilen bir madde sürerler. Zamanla sürülen foya dökülür. Bu duruma foyası çıkmış denilir. Halk arasında yalan söyleyen, sahtekarlık yapan kişilerin yalanları ortaya çıktığında “foyası meydana çıktı” şeklinde benzetme yapılır.

 

11. Atma Recep Hepimiz Din Kardeşiyiz

(‘Söylediklerin hep yalan, fazla abartma, biz birbirimizin ne olduğunu biliriz.’ anlamında kullanılan bir söz.)

Osmanlı Devleti’nin, hudutları içinde onlarca devleti barındırdığı devirlerde; elbette asayişi sağlamak her zaman her yerde pek mümkün olmuyordu. Zaman zaman, ayaklanmalar çıktığı gibi, otoritenin uzaklığından istifade eden eşkıyalar, sık sık dağlara çıkıp kendi halklarını soyup soğana çevirmenin yollarını arıyorlardı. İşte Arnavut Recep adındaki bir eşkıya başı da, böyle biriydi ve çetesiyle birlikte dağa çıkmış, halka zulmederdi.

İşi iyice azıttıklarının haberi hükümet merkezine ulaştığında peşlerine bir birlik gönderilmiş ve Recep ile arkadaşları saklandıkları yerde kıstırılmıştı. Recep, bir kurtuluş, bir hal çaresi kalmadığını anlayınca askerlere doğru bağırmaya başlamış:

“Etmeyin more, hep din kardaşiyiz. Atmayın, teslim oluyoruz!”

Teslim olan Recep ve çetesi yakalanıp, bu seferlik az bir cezaya mahkûm edilmiş.

Sonraları Recep, bu olayı kahve köşelerinde anlatırken:

“More, vallahi gebertecektim zaptiyelari. Çolukumuz çocukumuz var diye ağladılar da acıdım” diye palavra atarmış. Bir gün dinleyenlerden, işin aslını bilen birisi, “Atma Recep” demiş, “biz de din kardaşiyiz.”

Doğruluktan şaşma Recep
Yalan yanlış atma Recep
Hepimiz din kardeşiyiz,
Yanlış yola sapma Recep.

Bu deyim, “kuru sıkı palavra atanları, ikaz etmek için” kullanılır.

 

12. Tabakhaneye Bok Yetiştirmek

(‘Bir işte gereğinden fazla acele etmek’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Eskiden, ham derinin işlemlerden sonra kullanıma uygun hale getirildiği fabrikaya ‘tabakhane’ denilirdi. Osmanlı döneminde tabaklanmamış deriyi kimse almak istemezdi. Her hangi bir hayvan derisini kıyafet, ayakkabı vs. gibi yaşamsal materyallere dönüştürmeden önce tabaklama yapılırdı. Tabaklama işleminde, deri et tabakasından, kıllarından ve yağlarından temizlendikten sonra ‘köpek dışkısında’ bekletilirdi. Köpek dışkısında bekletilen deri tabakası kıl köklerinden arınır ve deri gözenekleri açılırdı.

Köpek dışkısı, aynı zamanda deriyi yumuşak hale getiriyordu.

Deri tabaklama aşamasında, köpek dışkısına ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin bulunduğu yerleşim alanlarında, özellikle çocuklar olmak üzere bütün halk ellerinde tenekeler ile taze köpek dışkısı toplar tabakhanelere yetiştirirlerdi. Bekleyen köpek dışkısı kabul edilmezdi, ancak üstünden dumanı tüten köpek dışkısı deri tabaklamaya yarıyordu. Bu yüzdendir ki acelesi olan bir iş yapıldığında ‘tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun?’ deyimi Türkçemize de girmiştir.

Tabakhaneleri ile ünlü olan şehrimiz Safranbolu’dur.

Osmanlı döneminde, deriyi tabakhanede işleyip kullanılabilir hale getiren meslek grubuna ‘ tabak mısın; it bokuna muhtaçsın’ denilirmiş, çok kullanılmasa da bu söz de mecazi bir atasözü olarak dilimizdeki yerini almıştır.

 

13. Vermezse Mağbut Neylesin Mahmut

(‘Allah istemedikçe ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın istenilen şeyin elde edilemeyeceğini’ anlatan bir deyimdir. İnsan ne kadar çırpınırsa çırpınsın nasibinden fazlasına sahip olamaz.)

Sultan Mahmut’un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul’ un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu sultana iletirlermiş. Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değil. Her sözün sonunu da “Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar” dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. Bir gün huzura getirtmiş; “Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız?” demiş.

Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş. İyice büzülmüş, çökmüş. Padişah bunun üzerine “Bak, her lafın sonunu da Padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin? ” demiş. Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış. Adamın haline acıyan Sultan Mahmut, “Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın.” diyerek konuyu başka bir noktaya çekmiş. Adamla anlaşan Padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş. Sultan Mahmut, “Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre! ” demiş.

Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış. “Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş. Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?” diyerek öğüdünü vermiş.

 

14. Altı Kaval Üstü Şeşhane

(‘Bir arada kullanılmış ama hiç bir şekilde uymayan parçalar’ için söylenmektedir. Genellikle birbirine uymayan kıyafetler hakkında söylenen bir deyimdir.)

İstanbul’un beldelerinden biri olan Şişhaneye eskilerde Şeşhane denirdi. ”Şeş” altı demek, ”hane” ise imalat yapılan işlerin sonuna getirilirdi. Buradaki altı sayısı top ve tüfeklerdeki yiv sayısına denilmekte. Bilindiği gibi yivsiz tüfek ve toplara kaval denilir. Kaval tipi toplar da gülle kullanırlardı. Daha sonralar yiv icat edilmiş ve topların içine mermiler yerleştirilmişti bu sayede çok daha uzun mesafelere erişilmişti. Sonuç itibariyle bu yivli tüfek ve toplarda altı adet yiv bulunduğundan imal edilen yere Şeşhane denilmiş.

Bir mucit yivli top ile eski tip top olan kaval tipi topu birleştirerek denemek ister. Ancak bu icatta her iki silahın birleştirilmesinin imkansızlığı ortadadır. Çünkü mermi ve top, ayrı ayrı hareket sistemleri olan mekanizmaları vardır. İşte bu mucitin imal ettiği silahın başarısızlığını gören ahali “Bu ne biçim tüfek böyle.. Altı kaval, üstü şeşhane” diyerek alay etmeye başlarlar.

O günden sonra halk arasında birbirine uymayan, yakışmayan, parçalara, aparatlara, giyim kuşama “Altı kaval ,üstü şeşhane” deyimi kullanılmaya başlanmış. Böylece hem uyumsuz hem de komik olduğunu karşısındaki kişiye deyimle güzel bir şekilde anlatmışlardır.

 

15. Altından Çapanoğlu Çıkmak

(‘Girişilen bir işte beklenmedik tehlike, zorluk ve sorunlarla karşılaşmak’ anlamında kullanılır.)

Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup 1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir.

Ahmet Paşa’nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus’u içine alan bir hükümet kurup adını Celâlîler listesinin levhasına yazdıran odur.

Süleyman Bey zamanında sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve çekingenlikle anılmaya başlar. İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur.

Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman Bey’in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına anlatıp fikrini ister. Aldığı cevap şöyledir:

-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada demektir!..

Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir.

 

16. Dingo’nun Ahırı

(‘Kimin girip kimin çıktığını bilmediğimiz, dağınık ve kalabalık yerleri’ ifade etmek için “Dingo’nun ahırı” deyimi kullanılır.)

Takvimler 3 Eylül 1872’yi gösterirken İstanbullular daha önce bir benzerini görmedikleri yepyeni bir ulaşım aracı ile tanışırlar: “atlı tramvay”.

İlk kez 1832 yılında New York’ta kullanılmaya başlayan bu ulaşım aracı, 1850’lerde önce Paris’e oradan da tüm Avrupa ülkelerine yayılır. Tabii, atlı tramvayın icat edildikten sonra Osmanlı topraklarına giriş yapması bir kırk yılı bulur.

İstanbul halkının atlı tramvay kullanmaya başlaması adeta bir devrimin habercisidir; çünkü taht-ı revan, tenteli at arabası ve fayton gibi yalnızca maddi durumu yüksek olanların kullandığı ulaşım araçlarına ucuz bir alternatif gelmiştir.

Azapkapı-Ortaköy hattında 06.30 ile 19.20 saatleri arasında her 20 dakikada bir sefer yapmaya başlayan atlı tramvay, kısa sürede herkesin tercih ettiği ulaşım aracı olur ve ilk hat olan Azapkapı-Ortaköy hattının açılışından sonra şehir içine yeni hatlar da eklenir.

Şişhane yokuşunda tramvayı çeken atların enerjileri neredeyse bitecek hale geldiğinden, tramvay seferlerinin aksamaması için atlar Taksim’de bulunan ahırda dinlendirilir.

Yorgun atlar ahırda dinlenmeleri için bırakılır, yeni atlarla tramvay seferine devam edilir ve bu döngü sürekli bu şekilde devam eder. Atların bekletildiği ahır ise bugünkü Fransız Konsolosluğu’nun bulunduğu yerin yakınlarındadır ve Dingo adındaki bir Rum vatandaş tarafından idare edilmektedir.

Şişhane-Kurtuluş hattının işlekliği sebebiyle en çok kullanılan ahırlardan biridir Dingo’nun ahırı. Ancak Dingo biraz pervasızdır, üstelik çok içki içtiğinden kafası da pek yerinde değildir.

Kayıtları düzenli tutulmayan bu ahıra kimin girip çıktığı belli olmadığından kavgası gürültüsü de eksik olmaz. Böylece Dingo’nun meşhur ahılı halkın diline düşer ve o gün bugündür de kalabalık ve karmaşa içindeki yerleri tarif eden bir deyim olarak dilimize yerleşir. 

 

17. Ateş Pahası

(‘Satışa çıkarılan ürünlerin aşırı pahalı olması ve alım gücünün düşmesi’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman, yanındaki maiyetiyle birlikte Halkalı’da ava çıkar. Fakat hava birden bozar ve sağanak yağış başlar. Padişahla adamları mecburen karşılarına çıkan ilk eve sığınmak zorunda kalırlar.

Ev sahibi ocakta bir ateş yakar ve böylece padişah elbiselerini kurutur. Elbette evin sahibi bu misafirlerin kimler olduğunu bilmemektedir. Padişah, bu durum karşısında yanındakilere dönerek; “Şu ateş bin altın eder” der.

Havanın iyice bozması neticesinde padişah ve adamları geceyi orada geçirmeye karar verirler. Ev sahibi misafirlerinin oldukça zengin kişiler olduğunu düşünür ve sabah evden ayrılırken borcunu soran padişaha “Bin bir altın” cevabını verir.

Ateşin değerini padişahın biçtiğini, konaklamanın ise bir altın değerinde olduğunu ayrıca belirtir. ‘Ateş pahası’ deyiminin de bu olay neticesinde ortaya çıktığı söylenmektedir.

 

18. Lafla Peynir Gemisi Yürümez

(‘Bir kimsenin kendini övmesi ile gereken işte gereken sonuçlar alınmaz’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Rivayete göre bir zamanlar İstanbul’da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup, Trakya’dan getirttiği peynirleri İstanbul’da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir’e gönderirmiş.

İzmir’de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, “Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm,” diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir’e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:

-Efendi tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masrafım var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu’nu bile dönmem.

Aksi Yusuf her zamanki gibi,

-Hele peynirler İzmir’e salimen varsın…
demeye başlar başlamaz kaptan;

-Efendi, lafla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lazım, yağ lazım.

Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş.

-Lafla peynir gemisi yürümez…. ve bu deyim günümüze kadar ulaşmış.

 

19. Atı Alan Üsküdar’ı Geçti

(‘Artık yapılacak bir şey kalmadı, fırsat kaçtı, iş işten geçti’ anlamında kullanılır.)

Bolu Beyi’ne başkaldıran eşkiya Köroğlu (Şair Köroğlu ile karıştırılmasın) bir gün atını çaldırmış. Hayvanı aramak için tebdil-i kıyafet ile yani tanınmamak için giyilen kıyafetiyle diyar diyar dolaşmış ve yolu İstanbul’a kadar düşmüş. Atını, satılmak üzereyken bulan Köroğlu hemen aracı rolüne bürünüp,

”Efendi, bu at güzel benziyor. Fakat önce bir binip denemek istiyorum” demiş. Satıcı binmesine izin vermiş. At, üzerine binen sahibini tanıyıp dört nala koşmaya başlamış. Sirkeci’ye gelen Köroğlu bir sal kiralamış ve ver elini Üsküdar. At cambazıda aldatıldığından dolayı kıvranır dururmuş. Köroğlu’nu sal üzerinde gören cambazın dostlarından biri ”üzülmeyi bırak! Atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlu’nun ta kendisiydi” diyerek teselli etmeye çalışmış.

 

20. Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak

(‘Daha iyisini elde edeyim derken elindekini de kaybetmek’ anlamında kullanılır.)

Dimyat Mısır’da Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye’ye gelirdi. Dimyat’a pirinç almaya giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdeniz’de Arap korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar. Binbir müşkülât içinde Türkiye’ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul’dan kalkmış memleketi olan Karaman’a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sözünün aslı buradan kalmıştır.

 

21. Üzerine Tüy Dikmek

(‘Münasebetsizlik üstüne münasebetsizlik yapmak yani, kötü bir durumu yeni ve kötü bir davranışla daha da kötüleştirmek’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Kötüye giden bir işi, büsbütün kötü bir duruma Anadolu’nun bazı yerlerinde kurutulan tezeklerin üzerine, çubuk veya tüy dikilir. Tüyün, yapraklı ucu tezeğe batırılır. Tüyü bol olan yerlerde, bu iş için tavuk veya kaz tüyleri kullanılır. Böylece, kuruyan tezekler bir yerden diğerine kolaylıkla taşınır.

 

22. Tencere Yuvarlanmış Kapağını Bulmuş

(Herhangi bir nitelik yönünden hoşa gitmeyenler için, “ikisi de değersiz, kötü kişi; arkadaşlıkları, bir araya gelişleri yakışmış” anlamında kullanılır.)

Eski zamanlarda ismi Şenn olan akıllı bir adam varmış. Şenn bir gün kendini yollara vurur ve kendine uygun bir kadın aramaya başlar. Yolda bir adam rastlar ve birlikte yolculuk yapmaya başlarlar. Şenn adama sorduğu sorularla adamı çileden çıkarmış. Köye vardıklarında adamı evinde ağırlamış. Bu adamın bir de kızı varmış adı Tabaka olan. Kız dayanamayıp babasına adamın kim olduğunu sormuş. Adam da yolda karşılaştıklarını ve yol boyunca sorduğu saçma soruları anlatmış. Kızı tabaka ise bu soruları mantıklı bir şekilde cevaplamış. Ardından adam dayanamayıp Şenn’in yanına gitmiş ve soruların cevaplarını vermiş. Şenn bir an heyecanlanmış bu cevapları nereden öğrendin diye sormuş. Adam Tabaka isimli bir kızının olduğunu, cevapları da ondan öğrendiğini söylemiş. Bunun üzerine Şenn, adama kızıyla evlenmek istediği söyler ve iki genç evlenirler. Bu evlilik üzerine köy halkı Vafeka Şenn Tabaka demiştir. Dilimize ise Kap kapağına uygun düştü şeklinde çevrildi. Zamanla tencere yuvarlandı kapağını buldu atasözü ortaya çıktı.

 

23. Çıkar Ağzındaki Baklayı

(‘Kişinin içinde sakladığı fikrini söylemesi gerektiği’ anlamına gelmektedir)

Eski zamanlarda bir şeyh ve derviş varmış. Şeyh, bu dervişi çok sever sayarmış. Fakat dervişin kötü bir alışkanlığıymış, ağzından küfür hiç eksik olmazmış. Şeyh bir gün dayanamamış, dervişe üç bakla tanesi vermiş. Şeyh, baklaları dervişe verip, sadece uyurken ağzından çıkarmasını onun haricinde gün içinde hep ağzında tutmasını ister. Gel zaman git zaman baklalar işe yarar ve şeyh artık küfür etmemeye başlar. Bir gün şeyh ve derviş bir yere davet edilir ve birlikte yola çıkarlar. Tam yola çıktıkları sıra bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlar. Yollarına acele acele devam ederlerken genç bir kadın cama çıkar ve şeyhe ile dervişe seslenir. Derviş ve şeyhi o yağmurun altında dururlar. Kadın uzun süre bakar şeyh ve dervişe. Şeyh dayanamaz ve neden bekletildiklerini sorar. Bunu üzerine genç kadın yağmurlu bir günde kavuklu birine bakılırsa kuluçkadaki tavukların daha büyük olacağını söyler. Bu cevaba katlanamayan şeyh derviş döner ve çıkar ağzındaki baklayı der.

 

24. Balık Kavağa Çıkınca

(‘Hiçbir zaman olmayacak, gerçekleşmeyecek işler’ için alay yollu söylenen bir deyimdir.)

İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan kısmındaki Rumeli Kavağı ile Anadolu Kavağı’nda rüzgarlı havalarda balık avlamanın bir hayli zor olduğu bilinir.

Bu nedende balığın bol ve fiyatının da uygun olduğu zamanlarda şehirde tutulan balıkların Kavaklar’a kadar götürüldüğü söylenmektedir.

Bunun dışında kalan zamanlarda uygun fiyata balık almak isteyen vatandaşlara satıcıların verdiği cevap “o sizin dediğiniz ücret, balık kavağa çıkınca olur” şeklindedir. Satıcıların verdiği cevap zamanla dilimize yerleşmiş ve deyim halini almıştır.

 

25. Ağzınla Kuş Tutsan Nafile

(‘Bir kişi kendini, ya da yaptığı bir işi, karşısındakine bir türlü beğendiremediği, sevdiremediği hallerde’ söylenen bir deyim)

Fransa’yla iyi ilişkilerin kurulduğu bir dönemde İstanbul’a gelen Fransa elçisi, Topkapı Sarayı’nda padişahın huzuruna kabul edilmeyi beklediği sırada işinin acele olduğunu, bir an önce padişahla görüşmesi gerektiğini söyleyince şu cevabı alır:

“Şevketli padişahımız bugün çok hiddetli. Biraz önce külahından tavşanlar çıkaran, alev alev yanan çubukları ağzında söndüren, havaya uçurduğu kuşu birkaç sözüyle geri döndürüp ağzıyla ayaklarından yakalayan hünerli bir hokkabazı dahi huzurundan kovdu.’’

‘’Senin anlayacağın, ağzınla kuş tutsan nafile, ama yine de büyük bir hünerin varsa söyle, zat-ı şahaneye arz edeyim.”

 

26. Başında Kavak Yeli Esmek

(Sorumluluk duygusundan uzak, zevk, eğlence peşinde koşmak ya da gerçekleşmeyecek şeyler düşünerek vakit geçirme anlamında kullanılır.)

Sorumsuz ve kendi zevkleri uğruna işler yapan gençler için söylenen deyim ise aslında Anadolu ve Rumeli kavaklarının şiddetli rüzgarları üzerine söylenmiştir.

Zamanla kişilerin karakter yapılarının tarifinde ve özellikle de gençlik dönemlerinde karşılarına çıkan bu deyimi de sıkça kullanmaktayız.

 

27. Çarşamba Pazarına Dönmek

(Bulunulan ortamın oldukça dağınık ve düzensiz olması anlamında kullanılır.)

Yine Osmanlı dönemlerine kadar uzanan bu deyim, Fatih Camisi avlusunun duvarından Yavuz Selim’e kadar uzanan bir alana kurulan kalabalık ve büyük çarşamba pazarlarından gelmektedir. Kargaşayı ve düzensizliği ifade etmek için kullanılmış.

 

28. Dolap Çevirmek

(‘Hile ve dalavere çevirmek’ anlamına gelmektedir. ‘Bir kişi ya da kişilerin herhangi bir olay üzerinden gizli işler yapması’ anlamında kullanılan bir deyim)

Haremlik ile selamlık arasındaki iletişimin sağlandığı dolaplar, eski konaklarda bulunurmuş. Söz konusu dolaplar haremlik-selamlık bölmesinin arasında, ağaçtan, silindirik, alt ve üst kısımlarından bir mil ile tutturularak çevrilen dolaplar şeklindeymiş.

Birbirine ilgi duyan ev sahiplerinin durumdan haberdar olmasını istemeyen konak görevlileri, bu dolay yardımıyla haberleşirlermiş. Yani tamamen gizli yapılan bu iş, aslında ‘dolap çevirmek’ deyimini tam anlamıyla karşılıyor diyebiliriz.

 

29. Eşref Saati

(‘Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman ya da iş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zaman’ anlamında kullanılır.)

Osmanlı döneminde önemli bir olayın müjdeleneceği zamanların eşref saatlerine, yani uğurlu vakitlere denk getirilmesine özen gösterilirmiş. Saray halkından sokaktaki insanlara kadar herkes buna inanır, özen göstermeye gayret edermiş.

Söz konusu olayın ya da işin açıklanacağı zamanlarda müneccime başvurulur, onun yönlendirdiği ya da uygun gördüğü bir vakitte gerekenler yapılırmış.

 

30. Gözden Sürmeyi Çekmek

(‘Çok usta hırsız olmak, çalınması en zor şeyi bile kolaylıkla çalacak derecede usta’ olmak anlamında kullanılır.)

Kasımpaşa’da bulunan Haliç Tersanesi’nde özel bölmelere ‘göz’ adı verilirmiş. Bu bölmelerde saklanan ‘sürme’ adı verilen keresteler, zaman zaman marifetli hırsızlar tarafından çalınırmış. Deyimin temeli, hırsızlık yapan kimselere dayanıyor.

 

31. Kabak Tadı Vermek

(‘Sıkıcı bir konunun sık sık yinelendiği için bıkkınlık oluşturması, tatsız gelmeye başlaması, usanç vermesi’ anlamında kullanılır.)

Dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan medresedeki öğrenciler, aynı zamanda yemeklerini de medresenin aşevinde yerlermiş.

Özellikle cuma günleri zenginleşen sofraları, kabak mevsiminin gelmesiyle birlikte değişim gösterir ve türlü türlü kabak yemeği çıkarmış. Bunun üzerine söylenen ‘kabak tadı verdi’ deyimi de günümüzde hala kullanılıyor.

 

32. Zülfüyâre Dokunmak 

(‘Söylediği bir söz ya da yaptığı bir davranışla güçlü ve hatırlı kimseleri, büyük yöneticileri gücendirmek, kırmak’ anlamında kullanılır.)

Âşığın sevdiği kız alıngan, her sözden bir anlam çıkaran bir afetmiş. Yüzünün her iki yanındaki zülüfler, âşığın hem hoşuna gider hem de onları bukleli ipeklere benzettirmiş. Bu benzetmelerden gücenen afet, “Demek benim zülüflerim ipek teller gibi cansız ve ruhsuz mu geldi sana?” diye âşığa sitem edermiş.

Genç âşık bir gün sevgilisiyle güllerin açtığı, bülbüllerin öttüğü bir bahçede gezerken hırçın bir rüzgâr esmiş. Bu rüzgâr sevgilisinin saçlarını dağıttığı için kızmış. Sevgilisi bundan da bir anlam çıkarmış: “Anlıyorum, sen rüzgârı bahane ederek, benim ihmalimi yüzüme vurmak istiyor, saç ve zülüflerimi taramadığımı ima ediyorsun.” demiş.
Âşık sevgilisinin bu sitemlerinden usanınca ağzına bir daha onun adını almamış. Âşık, cevr ü cefaya ne kadar katlanır…

 

33. Saçını Süpürge Etmek

(‘birileri için çok özveride bulunarak çalışmak, hizmet etmek.’ anlamında kadınlar için kullanılır.)

Eskiden kadınlar saçlarını topuklarına kadar uzatırlardı. En uzun saç da en güzel saç kabul edilirdi. Kadın evini süpürmek için yere eğilince arkasındaki çift örgülü saçlar yere düşer ve bir süpürge gibi her yeri öperdi.

 

34. Ateş Almaya mı Geldin?

(uğradığı yerde çok az kalıp hemen gitmeye kalkan kimseye “Neden böyle çabuk gitmek istiyorsun? Olur mu bu?” anlamında bir sitem sözü olarak söylenir.)

Eskiden kibrit yokmuş. Ateş sönünce, ateş küreği ile komşuya gidilir, bir parça ateş alınırmış. Ateş almak için komşuya geçen kadınlar, kürekteki ateş sönmesin diye oturup çene çalamazlar ve acele ederlermiş. Kapıdan içeri girmeyerek, kısa bir konuşmadan sonra gitmek isteyen ziyaretçilere:-Ateş almaya mı geldin? denmesi de işte bu devirlerden kalmadır.

 

35. Meteliğe Kurşun Atmak

(‘hiç parası olmamak’ anlamında kullanılır.)

Eskiden atış talimleri yapılırken, usta atıcılar hedef için metelik denilen bozuk paralar kullanırlarmış. Metelik, eskiden kullanılan on para değerinde olan bir sikke. Sikke de madeni para veya bu paralara vurulan damga demektir.

Köyden çıkıp okuyarak yükselen, mal mülk ve şöhret sahibi olan bir adam köyünde yaptırdığı evde, gümüş paraları hedefe koyup atış talimi yaparmış. Onu ziyarete gelenler, gümüş mecidiyeye ateş ederken görünce, içlerinden biri, “Baksana bizimki meteliğe kurşun atıyor.” demiş.

 

36. Etekleri Zil Çalmak

(‘büyük bir sevinç yaşamak, çok sevinmek’ anlamında kullanılır.

Bir zamanlar Anadolu’nun bir yerinde, herkesin sevip hürmet ettiği güler yüzlü, tatlı dilli bir şeyh yaşarmış.
Şeyhin, pabuçlarının sivri ucunda ve cüppesinin eteklerinde yüzlerce kuzu çıngırağı bulunurmuş. Şeyhin uzaktan gelişi bu çıngırakların çıkarttığı sesten anlaşılırmış.

Bir gün şeyhe bu çıngırakları niçin taktığını sormuşlar. O da:

– Yürürken yerdeki karıncaları ürkütüp çiğnenerek ölmelerine engel olmak için, diye cevap vermiş.

Bir gün güvenlik güçleri , çok tehlikeli bir hırsız çetesinin saklandığı yerden çıkmasını beklerken, çıngıraklı şeyh oradan geçiyormuş. Azılı hırsızlar çıngırak sesini duyunca ortaya çıkmış ve kaçmaya çalışırken yakalanmış.

Azılı bir çetenin yakalanmasına sebep olan çıngıraklı şeyhi halk sevincinden kucaklayıp havaya kaldırırken, şeyhin eteklerindeki çıngıraklar, daha fazla ses çıkarmış, adeta zil çalmış. Halk da bu çıkan sesten çok mutlu olmuş.

Bu olaydan sonra o yerin ahalisi, bir şeye çok sevinip mutlu olanları görünce, “Ne o eteklerin zil çalıyor.” demeye başlamış.

 

37. Ocağına İncir Ağacı Dikmek

(‘birinin evini barkını dağıtmak, birinin varlığına ya da saygınlığına yönelik harekette bulunmak’ anlamında kullanılır.)

Yaptığı zulümlerle tanınan bir devlet adamı, konağının bahçesini düzenletiyormuş. Kocaman bir incir ağacını görüntüyü bozuyor diye kestirmek istemiş. Bahçede bulunan İncili Çavuş, bunu duyunca devlet adamına şöyle seslenmiş:

– İncir ağacı yerinde dursun, kestirmeyiniz.

– Niçin?

– Nasıl olsa bir gün birinin ocağına dikersiniz, cevabını vermiş.

 

38. Hapı Yutmak

(‘Çok kötü bir duruma düşmek’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Sultan Murad’ın kave, müskirat (sarhoş edici maddeler) ve mükeyyifatı (keyif verici maddeler) yasakladığı dönemde saray casuslarından biri, belki de kıskançlık sebebiyle, hekimbaşı Emir Çelebi nin yasakları çiğnediği ve afyon kullandığına dair bir ihbarda bulunur. Onun için “Hapı Yuttu” deyimi ortaya çıkmıştır.

 

39. Keçileri Kaçırmak

(‘delirmek ya da delirme derecesinde bunalmak’ anlamında kullanılan bir deyimdir.)

Dağda keçilerini otlatan bir çoban, öğle sıcağında, bir ağacın altında uyuyakalmış. Uyandığında keçilerin otladığı yerde bulunmadığını görmüş. Aramış, aramış, keçilerini bir türlü bulamamış. Kendi kendine, “Şimdi keçilerin sahibine ne söyleyeceğim? Ağa beni döve döve öldürür, koca sürü nereye kaybolur?” demiş. Çoban, sağa sola koştururken, “Çobanlık görevimi yapamadım, keçileri kaçırdım.” diye yakınırmış. Önüne gelene, “Keçileri kaçırdım, şimdi ben ne yapacağım?” diye sormaya ve anlamlı anlamsız konuşmaya başlamış.

Köylüler de merak edip keçileri aramaya başlamışlar. Bu arada suları içip serinleyen keçiler, mağaradan çıkmış, çobanın bıraktığı yerde otlamaya başlamışlar. Köylüler sürüyü yerinde bulunca şaşırmış ve keçileri tek tek saymışlar. Ortada bir durumun olmadığını gören köylüler, çobanın aklını oynattığına hükmetmişler.

 

40. Gözüne Girmek

(‘Davranış ve yetenekleriyle ilgi ve önem kazanmak’ anlamında kullanılır.)

Recep, şaban derken ramazan ayı yaklaşmış. Mahalle kahvesinde ramazanın ne zaman başlayacağına dair sohbetler ediliyormuş. Orada bulunan hocanın biri, “Ay görülmeyince ramazan başlamaz.” dermiş.

Bu sözleri duyan bir adam eve gelir gelmez hanımına:

-Hanım perdeleri iyice kapat. Karısı:

-Niçin efendi?

-A hanım niçin olacak? Yakında ramazan ayı başlayacakmış. Müslümanlar oruç tutacaklarmış. -Ne var bunda efendi? İyi ya sen de oruç tutarsın.

-Hanım ne diyorsam onu yap demiş. Adam, geceleri mahalle kahvesine gidip gelirken temkinli davranıyor, ayı görmemek için hep yere bakıyormuş. Bir gün yağmur yağmış, sokaktaki çukurlar sularla dolmuş, hava da açılmış.

Adam, bir akşam kahveye giderken Ay’ı görmemek için başını yerden kaldırmıyormuş. Fakat gözü birden bir su birikintisine çarpmış, orada gökteki ayın suya yansıdığını görmüş. Öfkelenen Adam, sudaki ayın aksine, “Bre mübarek!… Başımı yerden göğe kaldırmıyorum diye, yere inerek gözüme mi gireceksin?” “Nereme girersen gir, oruç falan tutmayacağım.” demiş.

 

41. Üsküdar’da Sabah Oldu

(‘Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak, fırsatı kaçırmak’ anlamında kullanılır.)

Üsküdar’da yakın planda iki Selâtin Camii bulunur. İlki Üsküdar iskele meydanındaki Yeni Valide Camii, diğeri ise Mihrimah Sultan Camii’dir.

Bu camilerin güzel, gür ve yanık sesli müezzinleri, sabah ezanlarını karşı sahildeki müezzinlerden daha önce okurlarmış. Gayeleri Yıldız Sarayı’ndaki padişaha, sabahın sakin vaktinde seslerini duyurup padişahın dikkatini çekmek, ihsan koparmak, sonunda saray müezzinliğine tayinlerini sağlamakmış.

Üsküdar’da sabah ezanları okunurken Beşiktaş’taki halk ve esnaf uyanır, diğerlerini de uyandırırmış. Uykuya dayanamayan ve uykudan bir türlü uyanamayan insanlara da:

– Hayır vakti tamamdır, duymuyor musun? Dinle, bak, Üsküdar’da sabah oldu, derlermiş.

 

42. Dananın Kuyruğu Kopmak

(‘için için süren anlaşmazlık, patlak vererek büyük bir olay ortaya çıkmak, korkulan sonuç gerçekleşmek’ anlamında kullanılır.)

Geçmişte düzenbaz ve yalancı bir adam varmış. Tüccar ve esnafa borç vermediği hâlde vermiş gibi gözükür, onların aleyhine dava açar, şahitler ve kadıya rüşvet vererek davayı kazanır, haksız kazanç elde edermiş.

Bu sahtekâr adam, bir gün, kasabanın sözü geçen bir adamı hakkında dava açmış, kadıya da rüşvet olarak bir dana göndermiş. Davalı tüccar bunu öğrenince, daha büyük bir danayı kadıya teslim etmiş. İşin tadının kaçtığını anlayan kadı, her iki danayı getirtip mahkemenin avlusuna bağlatmış. Kadı makamına kurulup herkesin önünde şunları söylemiş:

– Bu davayı görmek için uzun zaman vicdanımla savaştım. Ben adalet için çalışırım. Gelin görün ki, iki taraf da evime birer dana göndermiş. Şimdi kimin haklı, kimin haksız olduğunu danalara bakıp anlayalım.

Avludaki danalar, kuyruklarından birbirine bağlanır ve kuyruk altlarına neft sürülerek hayvanlara birer diken batırılır. Hayvanlar böğürerek birbirini aksi yönde çekerler. Bu arada kadı bağırarak, “Kimin danasının kuyruğu koparsa, o taraf haksız çıkacak ve adalet yerini bulacaktır.” der.
Kısa bir çekişmeden sonra sahtekârın getirdiği dananın kuyruğu kopar ve hayvan can acısıyla sokağa fırlar.

 

43. Ölme Eşeğim Ölme

(‘Çok zor bir gerçekleşecek bir işe girişme ya da boşuna, umutsuz bir bekleyişi’ anlatmak için kullanılır.)

Memlekette bir sene kıtlık olmuş; arpa, buğday kalmamış. Kış da gelip çatmış. Nasreddin Hoca, eşeğinin her gün arpasını azaltmaya ve hayvanın günlük payından kesmeye mecbur kalmış. Her gün birer parmak eksilen arpa, son zamanlarda iyice azalmış. Hoca hayvana yem verirken onunla konuşur gibi yaparmış; “Aman benim emektar eşeğim, sakın açlıktan ölme. Senin için on dönüm yonca ektirdim. Hele bir bahar gelsin, hepsi de senin olacak, bol bol yonca yiyeceksin. Yalnız şimdi biraz tasarruf etmemiz lazım.” deyip, arpayı günden güne azaltırmış.

Buna alışamayan eşek günden güne zayıflamış, iskeleti çıkmış ve bir sabah Hoca, ahıra girince eşeğin ölüsüyle karşılaşmış, “Vah zavallı eşeğim vah… Tam tasarrufa alışmıştın ama ecel sana zaman tanımadı. Yemyeşil yoncalara hasret gittin.” demiş.

 

44. Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek

(‘adamakıllı dövmek, iyice pataklamak’ anlamlarında kullanılır.)

Balkan Harbi sıralarında cephedeki bir askeri birlikte su ihtiyacını her bölüğün saka neferleri temin ederdi. O zamanlar, mekkare katırlarından başka adına karanfil kolu denilen, merkepli nakliye kolları da vardı. Her bölüğe de bir merkep tahsis edilmiş. Saka neferleri bu eşeklere yükledikleri fıçılarla, ordugâha yarım saat uzaklıktaki bir pınardan su taşırlarmış.

Bölüklerden birisinin saka neferi çok saf ve tembel imiş. Bir gün pınar başında yatmış, uyumuş. Eşek de çimenler üzerinde otlarken uzaklara gitmiş. Uyandığı zaman akşam olmak üzere imiş. Merkebi aramış, bulamamış. Koşarak bölüğe gelmiş. Susuzluktan kıvranan bölüğün çavuş ve onbaşıları sakayı yakaladıkları gibi, bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarmışlar. Çok sert ve aksi bir adam olan yüzbaşı saka neferini sorguya çekmiş. Neticede uyuduğunu ve eşeğini kaçırdığını öğrenince, hemen etrafa atlılar çıkarıp eşeği aratmaya göndermiş. Sakayı da çadırın direğine bağlayıp başlamış dayak atmaya. Can acısı ile avaz avaz bağıran saka:-Aman yüzbaşım, ölüyorum, bir daha uyumayacağım. Artık dövme! diye yalvardıkça, yüzbaşı:-Acele etme, daha eşek bulunamadı. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki bir daha eşeğine sahip olup, muharebe yerinde, vazife başında uyumayacaksın… demiş.

 

45. Eli Kulağında

(‘her an gerçekleşmek üzere, olması çok yakın’ anlamlarında kullanılır.)

İslamiyet’in ilk yıllarında ezan okunurken. Mekkeli müşrikler (inanmayanlar) alay ettikleri ve okuyanı şaşırttıkları için, ilk müezzin Bilal Habeşi, elleri ile kulaklarını tıkayarak okurdu. Birisi yanındakine, ‘Ezan okundu mu?’ diye sorduğu zaman, eğer ezan çok yakın ise, diğeri şöyle cevap verir: ‘Hayır okunmadı ama, eli kulağında’

Olması çok yakın işler için hemen, eli kulağında gibi sözlerin kullanılması buradan kalmıştır. 

 

46. Eline Su Dökemez

(Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride ise bu deyim kullanılır.)

Eskiden, namaz abdesti alınırken, abdest alan kişi, bir usta ise, çırakları, kalfaları, Medrese hocası ise mollaları, öğretmen ise öğrencileri, eline ibrikle su dökerek abdest almasına yardımcı olurlardı. Böyle önemli bir kişinin eline, yolu yordamınca, ibrikten su dökmek için, o kişiye biraz yakın olmak, onun yanında iyi kötü bir yer almış bulunmak gerekirdi. Yoksa her önüne gelenin yapacağı iş değildi. İşte bu nedenle, iki değerli kişi ölçülürken, bilgisi, yeteneği, zekası daha az olan için, bu deyim kullanılır.

 

47. Yağma Hasan’ın Böreği

(‘Kimsenin sahip çıkmadığı, korumadığı, herkesin sömürdüğü, yararlandığı kaynak’ anlamında kullanılır.)

Fatih’in Gebze’de ölümü (1481) nden sonra İstanbul’da kıyamet kopmuş, zaten fırsat bekleyen asi yeniçeriler de İstanbul’a dağılmışlar. Kimse canından ve malından emin değilmiş. Yağmacı yeniçeriler, önce kendilerini aldatan sadrazam Karamani Mehmet Paşa’yı parçalayıp konağını yağmalamışlar. Daha sonra şehirdeki zenginlerin konaklarına hücum edip her tarafı talan etmişler. Zengin Yahudilerin oturdukları semtlere akın eden zorbalar büyük yağmalar yapmışlar.

Bu sırada Hasan adlı bir yeniçerinin işlettiği börekçi dükkânını da yağma eden yeniçeriler, işin aslını öğrenince, “Oldu bir kere, Yağma Hasan’ın böreğidir.” diye, börekleri yemeye devam etmişler.

 

48. İpsiz Sapsız

(‘Bir işi bulunmayan, başıboş gezen, yeri yurdu belli olmayan, hayta (kimse) ya da akla yatkın olmayan, birbirini tutmayan, saçma sapan, dayanağı olmayan, anlamsız (söz, davranış)’ anlamlarında kullanılır.)

Şimdi olduğu gibi eskiden de Anadolu’dan İstanbul’a çalışmak üzere adamlar gelir, bunların çoğu da herhangi bir mesleğe sahip olmadıkların dan ya hamallıkla, yahut kazma kürekle çalışarak işe başlarlarmış. Bunların içinden öyleleri olurmuş ki hamallık yapmak için de ne bir kazma veya kürekleri bulunurmuş. Bir ip veya tutacak bir sap sahibi olmayan bu kişiler için söylenen ipsiz sapsız deyimi de yaramayan adamlar hakkında tahkir anlamında kullanılmıştır.

 

49. Dağdan Gelip Bağdakini Kovmak

(‘Sonradan katıldığı bir işe pek emeği geçmediği halde bütününe sahiplenmek istemek ya da bir yere sonradan gelip orada öteden beri emek veren kimsenin yerini almaya çalışmak.’ anlamında kullanılır.)

Köylünün biri kendine ekecek bir saha açmak için dağdaki fundalık ve çalıları söküp temizliyormuş. Ayrık otu gibi çabuk üreyip etrafı kaplayan otları da söküp söküp atmış. Bu ayrık otlarından biri arazinin eğiminden olsa gerek, çok bakımlı bir bağın içine düşmüş. Bağ sahibi de bunu önemsememiş. Fakat bir de bakmış ki bağının her tarafının ayrık otlarıyla dolduğunu görmüş. Bir sürü işçi tutarak bağını bu ayrık otlarından temizlemiş, iyice masrafa girmiş. Toprağın derinliklerine salkım saçak kök salan bu ayrık otlarını temizletirken kendi kendine şöyle mırıldanmış, “Dağdan geldiniz, bağdaki asmalarımı kovmaya kalktınız. Öyle yağma yok!”

 

50. Mürekkep Yalamak

(‘Okuyup yazmak, tahsil görmek, bir konuda oldukça bilgi sahibi olmak’ anlamlarında kullanılır.)

Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabidir. Bu yüzden el yazması eserler asla su ve türevleri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil yahut imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarca ilminin ziyadeleştiğini varsayarlar ve okuma yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.

 

51. Eski Kulağı Kesiklerden

(‘Çok deneyimli olmak ya da görmüş geçirmiş olmak’ anlamlarında kullanılır.)

Hacı Bektaşi Veli’nin tarikatına girmek isteyenlere tarikatın şartları açıklanır, gerekli öğütler verilir, tekkenin girişinde derviş adayının kulağına bir delik açılarak küpe takılırmış.

Tarikatın şartlarından biri de hiç evlenmemekmiş. Sonradan bu kuralı bozanların kulaklarından küpeleri çekilerek alınır ve bu yırtık kulakla dolaşırlarmış. Halk, cezalı dervişlere “kulağı kesikler” diye hitap edermiş.

Osmanlı sultanlarından Yavuz Selim’in kulağındaki küpe, bu tarikatın işaretlerinden biri olarak bilinir. Sultan Selim’in şeyhin eşiğine baş koyup kulağını deldirdiği rivayet edilir.

 

52. Çil Yavrusu Gibi Dağılmak

(‘kalabalık içinde bulunanların bir tehlike karşısında birdenbire her biri bir yana kaçıp yok olması’ anlamında kullanılır.)

Keklik kuşunun bir adı da çildir. Tüylerindeki benekler yüzünden bu isim verilmiştir. Dişi keklik yavru çıkarınca, onlarla hiç ilgilenmez, kendi başlarına bırakır. Yumurtadan çıkan yavrular, seke seke çevreye dağıldıklarından, sözün buradan kaynaklandığı söylenebilir.

 

53. Musul Çesmesinden Su İçmek

(‘Uygun olmayan bir hareket yapan ya da laf söyleyenler’ hakkında kullanılan bir deyimdir.)

Musul’da Yunus Nebi zamanından kalma bir çeşme varmış. Suyundan içen mahsumlara şifa, zalimlere zehir olurmuş. Ne zaman şehre bir zalim vali gönderilse, halk bir müddet sonra onu götürüp bu çeşmeden su içirirler ve bir kaç günde göçürterek zulmünden kurtulurlarmış. Musul’un zarif kişi zadeleri arasında zalimlere karşı “İçtiğin Yunus Nebi çeşmesi ola!” demek bir darbı mesel olmuş.

 

54. Öküz Öldü Ortaklık Bozuldu

( ‘Birçok insan arasındaki ortak çıkar sona erdiğinde aradaki güvenin de biteceği’ anlamında kullanılır.)

Evvelce fakir bir köylünün çift sürmekte kullandığı bir çift öküzü varmış. Bunlardan biri ölmüş. Köylü, toprak ağasına giderek yalvar yakar bir öküz parası istemiş. Ağa, köylüye:

– Öküzün parasını ödeyinceye kadar hayvan ortak malımız sayılacak. Elli dönüm tarlamı süreceksin, ağılıma bakacaksın, harmanda yardım edeceksin, diyerek ağır şartlar ileri sürmüş.

Ağanın şartlarını kabul eden köylü ona kul köle olmuş. Fakat aradan üç yıl geçtikten sonra parasının yarıdan fazlası ödenen öküz, gördüğü ağır işlere dayanamayıp ölmüş.

Ağa, eskisi gibi köylüye angarya işlerini yaptırmak istemiş. Sabrı tükenen köylü:

– Ağam, gayrı öküz öldü, ortaklık bozuldu, deyip ağanın zulmünden kurtulmuş.

 

55. Maymun Gözünü Açtı 

(‘Kötü bir olaydan gereken dersi çıkarmak bir daha aynı hatayı tekrarlamamak’ anlamında kullanılır.)

Bir adamın her şeyi taklit eden bir maymunu varmış. Her gün maymununu yanında dükkana götürür, namaz vakti gelince da onu dükkana gözcülük etsin diye kapının önüne bırakırmış.

Bir gün maymun dükkanda, sahibi de namazda iken, hırsızın biri, maymunun karşısına geçip esnemeye başlamış. Maymun da aynısını taklit etmiş. Derken adam uyuma taklidi yapmış. Maymun da aynısını yaparak sonunda uyuyakalmış. Hırsız da fırsattan istifade dükkanda ne varsa alıp götürmüş. Dükkan sahibi camiden gelip dükkanının soyulduğunu görünce maymuna bir güzel dayak atmış.

Hırsız birkaç gün sonra yine çıkagelmiş. Bu defa maymun yediği dayağın etkisiyle, karşısında esneyen hırsızı taklit etmemiş. Maymun, “Pışşşt, pışşşt!” yapmış. Hırsız da kendi kendine, “Maymun gözünü açtı, artık burada ekmek yok.” demiş

 

56. Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak 

(‘Bir işi düzelteyim derken büsbütün bozmak’ anlamında kullanılır.)

Düğünlerde, perşembe günü gelin hanımın yüzü süslenirmiş. Eskiden kalemkâr denilen kadınlar gelinin yüzüne saatlerce makyaj yaparlarmış. Gelinin kaşlarına, gözlerine özel kalemlerle şekil verirlermiş. Bu tür işler yapılırken düğün evinde de davetliler çalgı çalıp oyunlar oynarlarmış.

Ortalıkta oynamakta olan genç kızlardan birinin her nasılsa ayağı kaymış, bu arada makyaj yapan kadına çarparak yere düşmüş. Kadının elindeki sert uçlu kalem gelin hanımın gözüne batmış, zavallı kör olmuş.

Bu olaydan sonra gelin hanım yüzünden makyajcı kadın da işinden olmuş. Bu kadını kimse çağırıp bir daha ona iş vermemiş.

 

57. Leb Demeden Leblebiyi Anlamak

(‘Bir söze daha başlanırken ne demek istendiğini anlayıvermek, hemen anlamak’ anlamında kullanılır.)

Medrese öğrencilerinden ukala bir molla varmış. Farsça’dan imtihana girmiş. “Ne soracaklar?” diye öğretmenlerinin ağzına bakıyormuş. Hocalardan biri, Farsça, “dudak” anlamına gelen “leb” sözüyle işe başlamış. Ukala molla, “leblebi” diye lafa karışmış, “leb, leblebi kelimesinin bir hecesidir, efendim.” demiş. İmtihandaki hocalar gülmüşler. Soruyu soran hoca:
– Maşallah ‘leb’ demeden ‘leblebiyi’ anladın. Yine de lafın sonunu beklesen iyi olurdu, çünkü akıllı olan, icabında susmasını bilmeli, demiş.

 

58. Denize Düşen Yılana Sarılır

(‘Derin bir tehlikeye düşmüş olan kişilerin, yanlış insanlardan yardım almak zorunda kalacağı’ anlamında kullanılır.)

Dönem II.Mahmut dönemi ve Kavalalı Mehmet Paşa Mısır Valisi dir. Kendine aşırı güvenen Kavalalı Mehmet Paşa nın amacı önce Suriye ,ardında Osmanlı yı ele geçirmektir. Oğlu İbrahim Paşa ,Suriyeyi ele geçirmiş Osmanlının yolladığı gücüde yenmişti. İstanbula doğru yola çıkmıştı. II. Mahmut ,ordunun o an için bunlarla başedebilecek vaziyette olmadığından Ruslarda yardım isteme taraftarıdır. Rus çarı Nikoladan yardım ister. Bir Osmanlı sultanın Ruslardan yardım istemesi yadırganır. Bir takım vezirler ”bu nasıl işdür?” diye mırıldanınca, Sultan Mahmut Ne yapalım? Düştük denize sarılırız yılana der.

 

59. İlk Göz Ağrısı 

(‘İlk doğan evlat, ilk çocuk ya da bir kimsenin âşık olduğu, sevdiği ilk insan, ilk sevgili, eski sevgili, ilk aşk’ anlamlarında kullanılır.)

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu’ nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş. Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette.

Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş. Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış. Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı:

“Senin yavuklun, senin kocan” diyemezler, utanırlarmış. “Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?” diye sorarlarmış. Bu deyim, sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır.

60. Adam Yerine Koymamak

(‘birisine hiç değer, önem vermemek’ anlamında kullanılır.)

Kethüdazade Arif Efendi, hatır gönül yoluyla tanıdıklarından birinin oğluna bir memuriyet verilmesini ister. Devrin şeyhülislamına bir tavsiye mektubuyla birlikte delikanlıyı gönderir. Şeyhülislamdan:

– Önce imtihana girsin. Kazanırsa bir yer bulunur, tayinini yaparız, cevabını alır. Aradan zaman geçtikten sonra Arif Efendi ile şeyhülislam karşılaşırlar. Arif Efendi:

– Efendi hazretleri, size gönderdiğim adama imtihana girsin, kazanırsa bir yerlere tayin ederiz, demişsiniz. Siz bu makama imtihanla mı geldiniz, deyince, Şeyhülislam:

– Beni de işte bunun için adam yerine koymuyorlar ya, diye cevap vermiş.

 

61. Onun İpi İle Kuyuya İnilmez 

(Ona güvenilmez, onun dediğine inanılmaz, o insanı yolda bırakır anlamında kullanılır. )

Eskiden, kendir ve keten liflerinden çul, yular, ip, urgan ve halat gibi günlük işlerde kullanılan eşyalar yapılırdı. Bu işlerle uğraşan, hileli malzeme ile çürük ip yapan Ali Usta adında biri varmış. Hatta bu adama İpi Çürük Ali Usta demeye başlamışlar. Bu ustanın yaptığı ip ve urganlar olmadık yerde kopar, birçok kazalara sebep olurmuş.

Bir gün, derin bir kuyuya bir kuzu düşmüş. Kuyuya inmeye hazırlanan biri, ev sahibinden urgan istemiş. Getirilen urganı beğenmemiş:

– Bu urgan, İpi Çürük Ali Usta’nın malıdır. Onun ipiyle kuyuya inilmez, demiş.

– Haksızlık ediyorsun, Ali Usta’nın ipiyle kuyuya inilir, ama aynı iple çıkılır mı çıkılmaz mı, orasını bilmem, deyince çevresinde bulunanlar, gülüşmüşler.

Yorum Yapmasam Olmaz :)