BABA OTORİTESİ, UYKU MESELESİ, SEVİŞME BAHANESİ

Biranın kapağını açarken “Baba ben büyüdüm ama küçük burjuva oldum” deyince sevineceğini sanmıştım. Gülümsemedi bile. Oysa yaşadığı en büyük hayal kırıklığı sosyalist olmamdı. 1980 öncesini ve biraz sonrasını hatırlayın; bir baba olarak haklıydı galiba. Herhalde o da bunu bir çocukluk hastalığı olarak görüyordu ki, “Sen hiç büyümeyeceksin” derdi bana. Sonunda büyüdüm işte. O da yetmezmiş gibi küçük burjuva oldum. Sevinse ya!

Biramdan büyükçe bir yudum alıp bilgisayarın başına geçtim. Babamı televizyonun karşısında öylece, saksı gibi tek başına bırakarak öç almak gibi bir niyetim yoktu. Yetiştirmem gereken bir yazı vardı ve Çağlar Yerlikaya’nın kitabı fiziki olmasa da ruhsal anlamda, ne zamandır yazmam için zorluyordu beni.

B-biraBabam 76’sını aşalı epey olmuştu ve yaşlılarla olduğu kadar, bazı yaşlıların gençlik halleriyle de aramın iyi olmadığını biliyordu. En azından, ben biliyor olmasını tercih ederdim. İkinci yudumu büyük mü tutmuştum ne, şişenin dibini buldum. Çağlar’ın kitabından söz etmeyi kafaya koymuştum. O yüzden, mailime gönderilen dosyaya pek itibar etmedim. Zaten Tom Robbins adını hiç duymamıştım. “Yetişkinler için çocuk kitabı / Çocuklar için yetişkin kitabı” tanımlaması da kandıramadı beni. Affedersiniz, arkamda 76’sını geçmiş bir adam oturuyor, ben de yaşımı başımı almış sayılırım, oturup da çocuk kitabı mı okuyacağım; üstüne üstlük, bir de bu kitap hakkında bir yazı mı kaleme alacağım… Pes.

Çağlar’ın kitabını elimde evirip çevirdim ama bilgisayardaki dosya da sanki ağırdan göz kırpıyordu bana. Yeterince küçük burjuva olabilsem, beklentisizliğin yarattığı sıkıntıyla “o dosya farklı bir enerji gönderdi bana” derdim. Ortada enerji falan yoktu oysa. Babam da haberleri izlerken uyuyakalmıştı. İkinci şişe bitmek üzereydi. Bunlar yetmezmiş gibi, küçümsediğim kitabın adı da Bira’nın B’siydi!

B, Bira

Bir yazar, bira hakkında bir çocuk kitabı yazmaya nasıl cesaret ederdi, bu bir. Kitap, “Babanız neden birayı bu kadar çok seviyor diye merak ettiniz mi hiç?” diye başlıyordu, bu iki. Tam da dosyaya göz atmaya kalktığımda elimde bira şişesi vardı, babam kırk yılda bir evime gelmiş, koltukta uyuyakalmıştı ve ne gariptir ki ben tüm bu olanların bana gönderilmiş özel bir mesaj, bir enerji olmadığı konusunda ısrar etmeyi sürdürüyordum. Kendime kırıldım. Çağlar’ı (özür dileyerek) ertelemeye ve bu dosyayı baştan sona okumaya karar verdim.

Kızarmış-Ekmek-üzeri-Kremalı-Biftek adında bir köy

Gracie, büyümüş de küçülmüş diyeceğimiz cinsten, çok zeki ve bir o kadar da fırlama bir çocuk. Biraya bakışı, birayı algılayışı, derken, elinden birayı düşürmeyen babasının da etkisiyle birayla kurduğu ilişki, bizi tuhaf ve büyülü bir dünyanın içine çekiyor. Yani bu bitirim çocuk, tahmin edebileceğimiz gibi, sonunda kendini buzdolabının önünde buluyor. Kapıyı ardına kadar açıyor ve Pepsi kola ve bira dolu içecek rafıyla yüz yüze geliyor. Elini uzatıp bir kutu alıyor ve elindeki kutuya uzun uzun bakıyor. Halkasını çekip açıyor. Elbette, aldığı kutu Pepsi değil!

Derken duvar kâğıtları yavaş yavaş yeryüzünün dönüş hızına ayak uyduruyor ve Gracie, göğsünün üst tarafına, doğum günü mumlarından azıcık daha uzun ve bir varil dolu yağmur suyuna yansıyan ay ışığı gibi titrek, parlak ve yarı saydam kanatları olan küçücük bir yaratığın tünediğini görüyor. Elinde siyah deri bir sopa olan yaratığın üzerindeki bol kesimli elbisesi garip bir şekilde dalgalanırken renk değiştiriyor ve elmas tozları gibi parlıyor. Gracie, korku ve hayranlık içinde “Sen gerçekten Bira Perisi misin?” diye soruyor. “Evet, öyle” diyor göğsüne tüneyen yaratık. “Ben hiç Bira Perisi diye bir şey duymamıştım.” Cevap hazır: “Şimdi duydun işte.”

Derken bizim “kafası iyi” Gracie ile bira perisi küçük bir gezintiye çıkıyorlar. Tahmin ettiğiniz gibi, uçarak! Macera da ondan sonra başlıyor zaten. Ama bu tuhaf gezinti sırasında biradan, biranın yarattığı (ya da yaratıldığı) dünyadan hiç kopmuyorlar. Durumu biraz daha açıklamak için söylüyorum: Moe amcası, bir zamanlar Kızarmış-Ekmek-üzeri-Kremalı-Biftek adında bir köye gittiğini anlatmış Gracie’e. Tabii Gracie gülmüş ve amcasının kafayı üşüttüğünü düşünmüş. Oysa bu yolculuk sırasında, Bira perisiyle birlikte dinlenmek üzere oturdukları tepeden aşağı bakarken, vadide tıpkı amcasının anlattığına benzer bir köy bile görüyor Gracie. Bir tuhaf oluyor.

Ben de, dördüncü şişe de bittiğinden midir artık, yoksa babamın uyurken çıkardığı seslerin tedirginliğinden midir, bilmiyorum, Kızarmış-Ekmek-üzeri-Kremalı-Biftek adında bir köy gördüğüme adım gibi eminim. Yemin etsem başım ağrımaz!

Burada kesiyorum! Birayı ve Bira’nın B’sini. Sonunu anlatıp da kitabın heyecanını kaçırmaya niyetim yok. Çağlar’ı daha fazla bekletmeye de hakkım yok tabii.

Tanrı Sürekli Geri Çağırıyor Peygamberlerini

Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın adlı kitabında, sevişemedikçe birbirlerine bıçak çeken çocukların, ancak bir fenerin ışığında görünebilen öykülerini anlatıyor Çağlar Yerlikaya. Sokaklarda kalıyor o çocuklar. Çünkü hiç biri, kendilerini evlerine götürecek bir kâğıt gemi yapacak kadar maharetli değil. Kitaptaki herkes (bir perinin konmadığı) göğüslerini okşayan ellerini, bir çekmeceye kilitleyip yatmaya aday. En az Gracie’ınki kadar gerçek hayatları. Çünkü Çağlar’ın değindiği, değinmekle kalmayıp vurguladığı dünyada tanrı sürekli peygamberlerini geri çağırıyor.

fisini-sen-mi-cektin-ruyalariminBen hem baba otoritesi, hem uyku meselesi, hem de sevişmek bahanesiyle baştan aşağı iki kere okudum bu kitabı ve aralıksız Umay’ın Naylon Sevdalar’ını dinledim okurken. Bu benim tercihim. Sizi bilemem.

Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın adlı kitabın Umay’ın şarkılarıyla ve hayatın ritmiyle doğrudan ilişkisi var çünkü. Her şeyden önce, öykü, şiir, roman, deneme değil; düpedüz serbest metin olarak adlandırabileceğimiz bir anlatı bu. Kendine özgü bir dil söz konusu. Ama yazınsal türlerin değil; hayatın dayattığı bir dil. Umay’ın müzik diliyle ve belki de Bira’nın B’siyle bu noktada kesişiyor Çağlar Yerlikaya’nın kitabı. Hem de perilere hiç ihtiyaç duymadan!

Kendinden zaman çalmak yerine kendine zaman tanımak isteyenlere üst üste ya da yan yana koyulacak bu iki kitabı şiddetle tavsiye ediyorum, o kadar. Ve sakince ayrılıyorum aranızdan. Çünkü bitirilecek bir kasa bira ve uyandırılacak bir baba var ardımda.

Altay ÖKTEM

altayoktem@gmail.com

(Bu yazı 11 Mayıs 2011 Günü Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)

One Comment

  1. Emre says:

    Altay Abi öyle güzel anlatmışsın ki benim de canım iki bira içip kitap okuyasım sonra da vurup kafayı uyuyasım geldi..

Yorum Yapmasam Olmaz :)