AKIŞTA KALIN! PEKİ, AMA HANGİ AKIŞTA?

“Akışta kalın” diyordu programcı kadın; dım-tıslı müzik yatağında servis edilen sesinde.

“Akışta kalın!”

“Peki, ama hangi akışta?”

Havasını soluduğumuz gök kubbe altında her şey değişedurur. İklimler, sesler, kuşların göç yolları… Yaşamıma dönüp baktığımda bir istisnayı değişmez bulurum. Çocukluğumuzun önlüklü yıllarında kulağımıza üflenen o sihirli ezgiyi…

“Daha dün annemizin kollarında yaşarken, çiçekli bahçemizin yollarında koşarken

Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz.”

Bu şarkıyı en tiz sesimizle söylediğimiz yılların üzerinden dörtnala geçti zaman. Gelgelelim, handiyse her okul önünden geçtiğimde bu nakaratı duyarım. Sözler, bir cennet tasvirini ve ardından aynı cennetten kovuluşun hikâyesini anlatır gibidir. Annenin şefkatli kolları arasında süregiden, envai çiçeğin renkten renge boyadığı bahçelerde, koşuşturmayla geçen avare bir yaşamın “sevinçli” son buluş öyküsü… Bir başka deyişle, Adem ile Havva’nın dişlediği yasak elmanın nihayeti… Hayata atılış, en masum çocuk şarkılarından en epik söylencelere kadar, alışılmış bir huzurun reddiyesidir. Kâh geleceğin işveli göz kırpışına, umuduna, neşesine kâh zorundalıkların dayatmasına karşı koyamayışın eylemi…




Milan Kundera, Bilmemek isimli romanında, nostalji kelimesinin etimolojisinden hareketle bu hayata atılış sonrasındaki geri dönüş arzusundan söz açar.

“Nostaljinin kurucu destanı Odysseia, Eski Yunan kültürünün başlarında doğdu. Vurgulayalım: Bütün zamanların en büyük serüvencisi Odysseus, aynı zamanda en büyük gurbetçidir de. Troya savaşına gitti (pek istekli değildi) ve orada on yıl kaldı. Sonra bir an önce doğduğu İthaka’ya geri dönmek istedi ama tanrıların entrikaları yüzünden yolu, önce en olağanüstü olaylarla dolup taşan üç yıl, sonra esir düştüğü ve kendisine aşık olup onun adasından gitmesine izin vermeyen Tanrıça Kalypso’nun yanında geçirdiği yedi yıl daha uzadı. (…) Odysseus, Kalypso’nun yanında gerçek bir dolce vita, rahat bir hayat, bir zevk hayatı yaşadı. Buna rağmen yabancı bir diyarda -dolce vita- ile tehlikelerle dolu bir eve dönüş arasında, dönüşü seçti. Bilinmeyenin tutkularla dolu keşfine, bilineni yüceltmeyi tercih edecektir (dönüş). Sonsuzluğa (çünkü macera asla bitmeme iddiası taşır), sonu tercih edecektir (çünkü dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır).” *

İnsan hep geri dönmenin hayaliyle yaşar. Bir yanıyla geri dönmek, bir yanıyla da krema kaplı o evin izini sürebilmek… Hansel ve Gratel masalında çocukların geçtikleri yerlere ekmek parçaları bırakarak koyuldukları serüven bu arayıştandır. Hayatsa işte bu arada kalışın sızısı…. Etimoloji denilen kelime mezarlığında, beni “hayat” kadar etkileyen bir başka sözcük yoktur. “Hayat”, köken itibariyle “duvarlarla çevrili avlu, dış duvarın içinde fakat ev kapısının dışında olan” anlamını taşır. Doğumdan önceki zamanla, ölümden sonraki muamma arasında sıkışmış anın mekânsal tasviri… Ev ana rahmi yerine konulabilir bu tasvirde, duvarın dışındaki bitimsiz coğrafya ise ölüm sonrası yaşamın. Tıpkı Tanpınar’ın şiirindeki gibi:

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.”

İnsanoğlu vaktini kimi zaman bahçedeki çiçekleri koklayarak, hazza odaklanarak ve yaşamın ancak bu şekilde anlam bulabileceğine inanarak geçirdi.

Schopenhauer, bu parçalanmaz akışın üzerinde durduğumuz kesitini gri bir buluta benzetmişti. Yani şimdiyi, şu anı! Bundan dolayı, son günlerin moda deyişiyle “anda kalarak” mutlu olunamayacağını, aksine anın özünde karamsarlık taşıdığını öne sürmüştü. Ona göre mutluluk, daima geriye veya ileriye bakarak duyumsanabilirdi. Zira gri bulutun ardında ve sonunda aydınlık, bulutsuz mavilikler hakimdi. İnsanlık tarihinde ise bu ayrım, en kuvvetli tesirini 20. yüzyılda buldu. İtalyan kuramcı Franco “Bifo” Berardi, Gelecekten Sonra adlı kitabında, 20. yüzyıl başlarında düşünce ikliminin geleceğe umutla bakan, makineleşmenin insanlığın kurtuluşu olacağını uman bir halde bulunduğunun ve durumun 2. Dünya Savaşına kadar devam ettiğinin tespitini yapar.  Bu durum savaş sonrasında ters yüz olacaktır. İnsanoğlu yeniden barışa, özgürlüğe, sanata sarılacaktır. Gelgelelim, 1970’lerden itibaren ayyuka çıkan post-modernist değerler ve kulağa çok hüsnüniyetli çağrışımlar yapan “sınırların ortadan kalkması” savları giderek küresel şirketleri obezleştirecek, bu defa insanın kendisi makineye indirgenecektir. Berardi, bu psikolojik atmosferin insanlık tarihinde ikinci bir sekans yarattığını ve âdemoğlunun bu defa gelecekten umudunu keserek geçmişe özlem duyduğunu belirtiyor.

“Bahçe metaforu”na dönersek… İnsanoğlu vaktini kimi zaman bahçedeki çiçekleri koklayarak, hazza odaklanarak ve yaşamın ancak bu şekilde anlam bulabileceğine inanarak geçirdi. Kimi zaman çitlerin ardında aradı mananın esasını, dini itikatlardan veya Platonvari mistik düşüncelerden yola çıkarak. Bazen de manayı yok saydı varoluşçular gibi. Hayatın gerçek anlamı, “anlamsız” oluşuydu çünkü. Her ne ise olup bitiyor ve Heraklitos’un nehri akmaya devam ediyordu. Bense aynı sudan değil ama aynı okulun önünden bir kez daha geçiyordum. Okulun zili çalmış, çocuklar çığlık gibi sokaklara boşalmıştı. Can Yücel’in “Güzel’e” şiirinin tam ortasında gibiydim. Etrafa dalga dalga yayılan gürültünün kaynağını arıyordum. Park halindeki arabanın açık camından geliyordu radyo programcısı kadının sesi… “Akışta kalın” diyordu programcı kadın; dım-tıslı müzik yatağında servis edilen sesinde.

“Akışta kalın!”

“Peki, ama hangi akışta?” diye iç geçirdim yürümeye devam ederek.

 * (Milan Kundera, Bilmemek, Can Yayınları, 2013, Çeviren: Aysel Bora, Sayfa: 7)

 

Dağhan Dönmez




Yorum Yapmasam Olmaz :)