BİR OYUN SAHNELENMEMESİ İÇİN YAZILABİLİR Mİ?

Epey dikkat çekici iki tiyatro metniyle karşımıza çıkıyor Yunus Öztürk; ‘Fanzindan’ ve ‘Teyzem Oteli’yle…

İlki oynanmamak için yazılmış bir oyun. İkincisiyse ‘Teyzem’ ile ‘Anayurt Oteli’ adlı filmlerin yeniden kurgulanması… 

Roman okunmak, senaryo filme çekilmek, oyun sahnelenmek için yazılır. Yani standart bir mantıkla ve bu güne kadarki deneyimlerimizin ışığında düşünürsek, bu yazma biçimlerinin başka bir amacı olamaz!
Sahnelenmemek üzere yazılmış, kullanılan yazım tekniği sayesinde sahnelenme ihtimali bilerek ve isteyerek ortadan kaldırılmış bir oyun metniyle karşılaşmak insanı şaşırtıyor.

fanzindan-yunus-ozturkYunus Öztürk, sadece okunması için bir yeraltı trajikomedisi kaleme almış. Geçmişle geleceğin çatışması bir yana, okuru kosmosla kaos arasında sıkıştıran bu oyun metni, her şeyden önce, sözcüklerin kullanım alanının bizim sandığımızdan çok daha geniş olduğunu gösteriyor. Dahası, boşluğa bırakılan hiçbir sözün kaybolmadığını, günün birinde dönüp dolaşıp bizi bulabileceğini kanıtlıyor ki; hem keyifli, hem ürkütücü bir gelişme bu.

Peki bu sözler, sözcükler ne işe yarıyor? Fanzindan’ ı okuyup bitirdiğimde, onların sandığımızdan daha kalabalık ve hiç farkına varamadığımız kadar işlevsel olduklarını düşündüm. Ama elbette sınırlı bir işlevsellik bu. Yoksa, sözcüklerin dünyayı değiştiremeyeceklerini çok küçük yaşlardayken öğrendik hepimiz. Daha doğrusu: Zorla öğrettiler bize!

AMA OYNAMAK SERBEST! 
Fanzindan, birçok şairden, yazar, yönetmen, düşünür, politikacı, müzisyen ve mizahçıdan yapılan alıntılarla, sözcüklerin repliğe dönüştürülmesiyle oluşturulmuş. Böylece, bir yanıyla Dadacı, hatta gerçeküstücü bir metin gibi görülen ‘Fanzindan’, son aşamada post-dramatik bir oyun kurgusu olarak, bir tiyatro oyunu teksti biçiminde kendini biz okurların eline bırakıyor. Oynanmak için değil, okunmak için bırakıyor. Ama isteyen rahat koltuğunda, arkasını yaslanarak okumak yerine, çıkıp sahnede okumayı tercih edebilir bu metni. Kim karışır?

Metnin tekniğine dair bazı ipuçları verdik. “Peki bu kaotik metnin dili ve beslendiği (alt) kültürler nedir?” diye düşünüp metne biraz daha ayrıntılı bakınca, doğrudan yeraltı kültürüyle; beat, (post) punk/noise ve fanzin kültürleriyle karşılaşıyoruz. Sadece bunlar da değil; ilk bakışta kaygan bir zemindeymiş gibi görülen ama dikkatli incelendiğinde yere sapasağlam bastığı fark edilen bu metnin temelinde varoluşculuk, absürd ve nihilist-pesimist felsefenin olduğu hemen anlaşılıyor. Yani bu sacayağı üzerine oturmuş, o yüzden de savrulup durduğu halde asla devrilmeyen bir metinle karşılaşıyoruz.

ZEBERCET’LE ÜFTADE BULUŞURSA 

Bu tek perdelik, cut up/kolaj teknikleriyle yazılmış yeraltı trajikomedisinin daha dumanı üstündeyken, bu kez de Teyzem Oteli’ yle karşımıza çıktı Yunus Öztürk. Teyzem Oteli, Fanzindan’la kıyaslandığında sahnelenmeye biraz daha müsait teyzem-oteli2diyeceğim ama yazar bu kez de metni tiyatro değil de ‘sinema oyunu’ olarak adlandırarak, önünü kesmek için gereken müdahaleyi baştan yapmış.

Aslında bu adlandırmayı ‘kaynağını sinemadan alan tiyatro oyunu’ olarak okumak da mümkün olabilir. Çünkü Teyzem Oteli, Anayurt Oteli ile Teyzem adlı filmlerin sahne üzerinde yeniden kurgulanmasına yönelik bir çalışma. Türk sinemasındaki bu iki önemli filmi nasıl bir araya getirdiğini, bununla da kalmayıp sinema tarihimizdeki iki önemli karakteri; Anayurt Oteli’nin Zebercet’iyle Teyzem’in Üftade’sini nasıl aynı oyunun içine çektiğini anlatmayacağım elbette. Ama şunu söylemeden de geçemem: Zaman/mekân/durum çıkmazından bir türlü kurtulamayan Zebercet de, Üftade de, aslında her biri kendi içinde (ya da kendi filmi içinde) yabancılaşmış olsalar bile, aslında yüzlerini birbirlerine döndüklerinde, adeta birbirlerine eş olduklarını anlarlar.anayurt-oteli-teyzem-filmleri

Yunus Öztürk, Teyzem Oteli’ni yazarken böyle bir mesaj verme kaygısı gütmemiş de olsa, ben bu kitabı okurken şunu düşündüm: Her ne kadar dünya yuvarlak da olsa, hayat eşkenardır. Bir şekilde yaşamlarımız birbirine teğet geçiyor ve bir yerde muhakkak kesişiyor. Hayatı güzel kılan değil, hayatı trajik yapan budur işte!

Genç şairden kabuğunu çatlatan dizeler
“En güzel bomba, patlamasına ramak kalmış bombadır.” Bunu o çılgın dâhiden, Antonin Artaud’dan öğrenmiştim çoktan. Genç ama bir o kadar da ‘sıkı’ bir şairin ilk kitabının Artaud’un bu sözüyle başladığını görünce, aslında kendi kabuğumuzdan sıyrılıp çıkmanın sandığımız kadar zor olmayacağına dair inancım pekişti.

kabuk-gokben-dervisGökben Derviş, ‘Kabuk’ adlı kitabında aslında sınırları hiç zorlamıyormuş gibi incelikli ve akıcı bir dille kuruyor dizelerini ama dikkatli okur, dizelerin sınırlarını zorlamamanın tek yolunun, şairin kendi sınırlarıyla hesaplaşması ve kendini hırpalamasından geçtiğini bilir. Gökben Derviş’in şiirlerini bu kadar sevmemin temelinde, içinde çarpışma sözcüğü geçmediği halde, hayatla çarpışarak yazılan şiirlerle karşılaşmam yatıyor. Dünyanın çivisinin çıktığını biliyor Derviş ve yapılabilecek en doğru hareketi yapıyor. Ne kaçıyor, ne de çiviyi yerine takmaya çalışıyor. Çıkan çiviyi cebine koyuyor sadece. Bir gün lazım olacağının bilinciyle.
Fanzindan’dan söz ederken, sözcüklerin dünyayı değiştiremeyeceğini söylemiştim. İnatla sahip çıkıyorum bu düşünceme. Ama Kabuk’u okuduktan sonra, tamam, değiştiremezler ama sarsarlar, diye eklemem gerekiyor sadece. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, eğer gece bir kadehten boşalıyorsa odamıza, kafamızın içinde kim bilir kaçıncı lunapark dolaşır durur. Şiir, kendi kabuğundan sıyrılmasını bilenler için, sonsuz ve sınırsız bir baş dönmesidir.

Altay ÖKTEM

altayoktem@gmail.com

( Bu yazı 15 Şubat 2013 Cuma günü – Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.) 

Yorum Yapmasam Olmaz :)