BORGES’İN ÖTESİNDE

Körlük görmemek değil, görmediğini bilmemektir.

stefan-zweig-satrancZweig’ın “Satranç”ı, Gestapo faşizminin izlerini taşıdığı kadar psikolojik öğeler de ihtiva eden kusursuz bir gerilim öyküsüdür. Ancak bana kalırsa kitabın en göz alıcı özelliği, hikayenin ana karakteri Dr. B.’nin aylarca hücre hapsine kapatılmışken bir sorgulama öncesi bekletildiği odada, askıdaki montun cebinden satranç kitabı çalmasıyla hayata tutunmasıdır. Zaman kavramını yitiren, delirmenin eşiğindeki Dr. B. kitap sayesinde zihnini harekete geçirir. Buradaki vurgu, bir kitabın her zaman göründüğünden fazlasını taşıdığı -başka bir deyişle- eşelendiğinde koca hayata yetecek kadar doyurgan oluşudur. Kitabı meydana getiren koşullar ve atmosfer, kitabın yazılmasına etki neden nedenler, yazarın yaratım gücünü oluşturun çağrışımlar, tanıklıklar vb. gibi unsurlar; bir eserin sayfaları arasına saklanmış, gelgelim yer altı suları gibi hikayeyi besleyen etkenlerdir.

Sanıyorum “edebiyat arkeolojisi” derinlerdeki manayı, öykünün oluşumundan önceki ham hayali keşfetmeye yarar. Edebiyat arkeolojisi, eklektik bir kelime grubu gibi gözükse de dilde yeri olmalı diye düşünüyorum. Yapı Kredi Yayınları etiketiyle Kasım ayında yayımlanan ve Türkçe’ye Borges’in Evinde olarak çevrilen kitap da bu sınıfa dahil edilebilecekler arasında yer alıyor.

alberto-manquel-borges-in-evinde

Adı geçen kitabın 52. sayfasında Borges’in şu sözlerine yer verilir:

“İlahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. Arjantinli Katoliklerin tam tersiyim, demişti bana. Onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim ama inanmam.”

Borges’in kendi diyalektiğiydi bu. Kitabın yazarı Alberto Manguel bu diyalektiği, Borges’in tüm yaratma süreçlerini, ahşap kütüphanesini, eskimiş kanepesini ve nesnelerle olan ilişkisini dahil ederek okuyucularının gözleri önüne seriyor.

İçinde yaşadığımız toplum, nedenlerden çok sonuçlara yatkındır. Diyalektik mantıktan uzak, tıpkı Borges’in “Arjantinli Katolikleri” gibi ilgilenmez; yalnızca inanır. Nazım Hikmet’i ya da Necip Fazıl’ı tanımaz. Şiirlerine reklam filmleri gibi bakar. Nazım kuzeyi, Fazıl güneyi gösteren bir pusuladır onun için. Simgesel yansımalarına bakıp yönünü tayin eder. Bu yüzden de ne coğrafyamızda ne dilimizde gelişir “kazıcılık”. Eşelenmez, sorgulanmaz. Öyle ki biri zihinlerimizden soru işaretini çalacak olsa hayatımıza aynen devam ederiz. Edebiyatımız da bundan nasibini almıştır. Arkeolog fukarasıdır vesselam!

Elbette, Türk edebiyatının birçok siması üzerine kitaplar yazılmıştır. Hayatları konuşulmuş, anlatılmıştır. Ancak bunlar genel itibariyle  bilimsel makale soğukluğundaki düz metinlerdir. Bir edebiyat insanının başka bir edebiyatçıyı biyografik romanlarla, gözlem ve anlatılarla bir metne konu ettiği pek azdır. Oysa ki nice yazarın bizzat varlığı bile bir sanat eseridir. İşin bencesi!

Arjantinli yazar Alberto Manguel, ellili yaşlarının sonunda kör olan alberto-manguel-Borges’in evine konuk olarak ona kitaplar okuyan, o tarihte bir kitapçıda çalışan genç bir adam.

Birkaç yıl boyunca, 1964’ten 1968’e kadar, Jorge Luıs Borges’e okuyan pek çok insandan biri olma şansına erişmiştim. Okuldan sonra Buenos Aires’in Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion’da çalışıyordum, Borges de buranın devamlı müşterilerinden biriydi.”

Kitabı okurken 39 yaşında kör olan ve kitap dinlemeye başlayan yazarımız Cemil Meriç’i anımsıyorum. Borges’inkine benzer bir hikayesi var Meriç’in. Onunla yapılan konuşmalar, röportajlar kitaplaşmıştır. Ancak hafızam beni yanıltmıyorsa bu denli derinlemesine gözleme dayalı ve edebi bir üslupla yazılmış bir kitabın varlığından söz edilemez. Sanırım az evvel edebiyatımızın mustarip olduğunu söylediğim vakanın bir örneği de budur.

lorenza-foschini-proust-un-paltosuBorges’in Evinde Manguel’in, Yapı Kredi Yayınları tarafından dilimize çevrilen sekizinci kitabı. Geçtiğimiz yıl Kırmızı Kedi Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilen ve yine bir yazarın izini süren Proust’un Paltosu kadar tatmin edici bulmasam da, kitap bilhassa Borges meraklıları için önemli bir kaynak niteliği taşıyor. Kaynak olmakla da kalmıyor, edebi tatlar sunuyor belleğimize. Bu yüzden yayınevini kutlamak gerek diye düşünüyorum. Sözü yine Borges’le bağlayalım:

“Borges kendine rağmen edebiyat anlayışını ve bunun sonucunda da edebiyat tarihini temelli değiştirdi. 1952’de ilk versiyonu yayımlanan ünlü bir metinde şöyle diyordu: Her yazar kendi atalarını yaratır. Bu sözle birlikte Borges, şimdi bakıldığında, Borges’çil gözüken yazarlardan oluşma bir soyağacı seçti kendine: Platon, Novalis, Kafka, Schopenhauer, Remy de Gourmont, Chesterton…”

 

hayallerin_otesinde-Saygıdeğer okur, kör bir yazarın izini sürerken yaşamla kurduğunuz ilişkiyi size  yeniden sorgulatacak bir filmin adı vermeden geçemeyeceğim: Türkçe’ye Hayallerin Ötesinde olarak uyarlanan Polonyalı yönetmen Andrzej Jakimowski’nin filmi. Mutlaka görmeniz -düzeltiyorum- duymanız, koklamanız gereken bir senaryo.

Çünkü kitap, karanlığa gönderilmiş mektuptur.

(Alberto Manguel, Borges’in Evinde, çev: Cem Akaş, Yapı Kredi Yayınları, sayfa:64)

 Dağhan DÖNMEZ

daghan_donmez@mynet.com

Comments are closed.