BUNU BEN DÜŞÜNMELİYDİM: UYARLANDIKLARI KİTAPTAN ÇOK DAHA ETKİLEYİCİ SONA SAHİP 5 FİLM

En beğendiğiniz kitabın sinemaya aktarıldığını öğrendiğiniz anda ilgi ve heyecanınız, çoğu zaman filmi izledikten sonra hayal kırıklığına dönüşür, çünkü kitapları sinemaya aktaranlar genellikle içinde anlatılan bir çok şeyi tamamen değiştirir:  Bir bakmışsınız romanda Polonya’lı cesur bir karakter olan protogonist Bill Spacechek,  aryan bir süper asker olarak değiştirilmiş, Biff SpaceChest adını almıştır. Çiçek bahçesinde geçen o romantik sahneler, filmde patlayan bir geminin güvertesinde geçmektedir.

Hollywood’takiler kitapları seviyor gibi görünselerde, içlerinde yazan her şeyi beğenmezler.  Fakat bazen, yıldızlar uygun hizaya geldiğinde ve   doğru yönetmen iş başına geçtiğinde, yani arada sırada böyle mistik bir şeyler olduğunda sonuçlar gayet tatmin edici olabiliyor. Çok az sayıda olsada bazı kitap uyarlamaları aslına sadık kalıp kendini izletirebilecek kaliteye erişiyor. Bir defa kalite zirvesine çıkınca, kitabın yazarı bile, biraz hayran kalmış birazda şaşırmış bir halde parmaklarını şıklatıp “Lanet olsun bu benim yazdığımdan bile iyi olmuş. “ derken bulveriyor kendini. İşte şimdi,  film tarihinin bu nadide örneklerinden en göze çarpan beş tanesi ile tanıştıracağım sizleri. Unutmadan, bu satırdan sonrasını okuyacak okurlara gerekli uyarıyı yapayım:  Yazıyı okuduktan sonra, söz konusu filmleri izlemişseniz, bundan sonrada izlemek istemeyebilirsiniz.

#5.THE MIST : Sonu Tamamen Değiştirildi

kitaplar38

Çok iyi oldu, çok ta süper oldu.

Stephen King‘in in dokuz yüz seksen tarihli öyküsü,  Sis / The Mist, kendisinin en başarılı yapıtlarından biri olarak bilinir ve mutlu son ile biter.  Kabaca özetleyecek olursak, boyutlar arası yolculuk edebilen canavar dünyaya saldırır. Kahramanımız kısa bir direnişten sonra, oğlu ile kaçarak kurtulmayı başarır. Etrafta kimseler yoktur ve medeniyetin çöktüğünü, tüm insanların öldüğünü düşünürken, radyodan gelen statik sesinin arasından iki kelime duyarlar: Hartford ve Umut. Mutluluktan gözleriniz yaşardı değil mi?

sis-stephen-kingİşi Hollywood’takilerin eline bıraktığımızda, mutlu sonu söküp çıkardıklarını ve mutluluktan değilde, başka bir şekilde ağlamanızı sağlamak için ellerinden geleni yaptıklarını görürsünüz. Frank Darabont’un yönettiği filmde, adam ve oğlu bir süper markette, üç yabancıyla birlikte mahsur kalırlar. Görünüşe bakılırsa yaratıklar bütün dünyayı ele geçirmişlerdir. Ve bu hikayede umutla ilgili hiçbir şey yoktur:  Dünya, bizim bildiğimiz anlamıyla tamamen yok olmuştur. Hal böyle olunca, canavarlar tarafından çiğ çiğ yenilmeyi beklemek yerine adamımız cebinde kalan son dört kurşunu kullanarak, diğer üç kişiyi ve biricik oğlunu öldürür. Hemen sonra, biraz kendini bilmez bir halde, canını canavarlara teslim edip bu işkenceden kurtulmak isteyerek dışarıya, canavarların kucağına atar kendini. Fakat birkaç saniye içinde sislerin içinden bir tank çıkagelir. Ordu kaybolan düzeni yeniden tesis etmiş olup, sisi dağıtmaya başlamıştır bile. Adamımız oğlunu ve yeni arkadaşlarını katletmiş olmanın verdiği şok ile olduğu yere yığılır.

Şu işe bakın, radyodan duyulan “Hartford” ve “Umut” kelimelerinden nereye vardı olay. Hele “Umut” gibi olumlu bir kelimeyi duymuşken insan nasıl küçük oğlunu gözünü kırpmadan öldürebilir? Her ne kadar yorumcular kitabın güncellenmiş sonunu nihilist ve ürkütücü bulsalarda, ana karakterin kişiliğinden biraz uzak buldukları için fazla inandırıcı bulmamışlar. Bence,  sinema filmlerinde tanık olduğumuz mutlu sonların oranının bir hayli yüksek olduğunu düşünürsek, böyle sonuçlanan filmlerin hiç bir zararı yok. Hatta keşke mutlu son/mutsuz oranı yüzde ellilere çekilebilse diyorum. Filmin uyarlandığı öykünün yazarı Stephen King ise, kendi roman adaptasyonu filmlere karşı adet edindiği “mahkemelerde süründürme” geleneğini bu sefer bir kenara bırakmış olmalıki filmin alternatif sonunun bizzat kendi tarafından düşünülmesi gerektiğini shining-stephen-kingitiraf etmiş. Hatta stüdyo, yönetmen Darabont’un alternatif sonunu red ettiğinde, King bizzat stüdyo yöneticileri ile görüşüp, kitabın polyanna tarzı sonu yerine alternatif sonunun kullanılmasının daha etkileyici olacağını söyleyerek onları ikna etmiş: Korku filmi seyircileri heyecanlanmaktan ve rahatsız edilmekten hoşlanırlar.

King’in sadece The Shinning ‘ın sonunu değiştirdiği için Stanley Kubrick ile kanlı bıçaklı olduğunu düşünürsek, 8 yaşındaki bir çocuğun suratını silah ile dağıtan Darabont ‘un başına neler geleceğini tahmin etmeye çalışırken, bir  bakıyorsunuz King ve Darabont karşılıklı içkilerini yudumluyorlar. Söz konusu King olunca fazla şaşırmamak gerekiyor anlaşılan.

_Stephen King ve sinema için 

(http://www.imdb.com/title/tt0884328/)

#4. FIGHT CLUB : Kitaptan Çok Daha Romantik Bir Film

fight-club-chuck-palahniuk

Bunu beraber başardık Marla.

Chuck Palahniuk çok satan kitaplar yazmaya devam ederken bunlardan sadece ikisinin filme uyarlanması, alıştığımız Hollywood tavrı için oldukça garip. Mesela, Fight Club. Film süresinin büyük kısmında kitaba bağlı kalıyor. Fakat sonuna yaklaştığımızda kitapta yazılanlar ile filmin gidişatı ayrışmaya başlıyor. Kitapta, Tyler Durden ‘ın mükemmel projesi, marla-and-tyler-fight-clubKarmaşa başarıya ulaşamıyor; anlatıcıysa Tyler Durden  belasından kurtulabilmek için kendini vuruyor ve sonra kendini tımarhanede buluyor, tabii  kendisi tımarhanenin cennet olduğunu düşünüyor. Kitabın sonunda kapitalizmin sonu gelmiyor diye üzülmeyin, tekin olmayan önermeler Karmaşa Projesinin Tyler’sız yürürlükte olduğunu hissettiriyor. Fakat bu önermeler orta bir dönem ödevi inandırıcılığında ama yinede kitabın karanlık ve kaçık havasına uygun. Peki ya filmde böyle mi oluyor? Hayır tam tersi: Ekrandaki binalar peşi sıra çökerken, henüz yeni kendine gelmiş anlatıcı ve çiçeği burnunda sevgilisi Marla el ele tutuşuyorlar. Sistemi dize getirmiş olmanın verdiği zafer şarhoşluğu ile el ele tutuşup birbirlerine aşık oluyorlar. Ne kadar tatlı değil mi?

dovus-kulübü-chuck-palahniukFarklı ve yıkıcı romanlar kaleme alan Chuck Palahnuik gibi bir yazarı böyle klişe bir Hollywood sonundan nefret edeceğini ve karşı çıkacağı akla en yakın düşünce olsada kendisi bu alternatif sonun her saniyesinin beğendiğini açıklamış. Kendisi özellikle, filmin sonunda ortaya çıkan sahnenin görselliğinden çok hoşlanmış. Kitabın havada kalan sonunu, somut bir hale sokan filmin alternatif sonuna methiyeler düzen Palahnuik, o kadar etkilenmişki, film için oluşturulan sonun kitabı utandırdığını beyan etmiş.

Palahnuik konuyla ilgili fikirlerine son olarak şunu eklemiş. Kitabın sonunda hissettiğimiz o romantizmin, fimin geneline sirayet etmesini isterdim, bunu daha fazla gişe yapma hesabıyla söylemiyorum, sadece kitabın gerçek mesajını güçlendirdiği için böyle olmalı. Kitabın gerçek mesajınınsa, bir erkeğin, geldiği son noktada, kendisini tamamen bir kadına adaması. Görünüşe bakılırsa birileri romantik komedi yazmaya kalkmış fakat kendini alamayıp, kazara vahşi ve kaotik bir roman ortaya çıkarmış.

“Ben Jack’in hizaya gelen modeliyim.”

(http://www.imdb.com/title/tt0137523/)

#3. INTERVIEV WITH THE VAMPIRE : Tom Cruise’un Filmin Kötü Adamı Olması

Akşam yemeğinde yine küçük bir kız var.

interview-with-the-wampire-anne-rice-

Anne Rice popüler olmadan çok önce yetişkin vampir kurgusunu başarı ile uygulamıştı. Evet burada attığımız taş True Blood ve insanlığın başına gelmiş en büyük talihsizliklerden biri sayılabilecek Twilight ‘a. Ya da şöyle diyebiliriz: Anne Rice, popüler olmadan çok önce gotik ve erotik öğeleri bir potada eritme başarısı göstererek etkileyici bir eser ortaya çıkardı. Bunu yaptığında sene bin dokuz yüz yetmiş altıydı, Anne Rice  kitabı Vampirle Görüşmeler ‘i senaryo haline getirdi ve çekim haklarını stüdyoya sattı. Fakat bundan sonra ömrünün neredeyse yirmi yılını senaryosunu değiştirip berbat bir hale getirmeye çalışan Hollywood çakalları ile savaşarak geçirmek zorunda kaldı. Bu yeni yazımlar o kadar kötüydü ki bir versiyonda, romanın ana kahramanın olan iki homoerotik erkek karakteri, kadın olarak değiştirmişti, sebep: Ekranda öpüşen iki erkek olması senaryoyu yazanlara göre çok iğrenç bir görüntüydü. Ya da küçük kız karakter Claudia ’nın yerine yetişkin birini koymayı denemişlerdi çünkü filmde küçük kız ölüyordu. Küçük kızın ölümsüz bir canavar olması önemli değildi, ekranda ölmesi çok depresif bir durum olarak değerlendirilmişti. Canavar olabilirsin ama ölemezsin. Uzun lafın kısası, Hollywood, sadece karanlık ve seksi olduğu için seyirci çekecek bir filmin içinden karanlık ve seksi olan her şeyi çıkarmaya çalışan muazzam bir paradoks makinesi olarak işlev görüyordu.

Interview_with_the_vampire-tom-cruise-and-brad-pitt

Bin dokuz yüz doksan dört yılında, nihayet filmin yapımına başlandığı gün, Anne Rice Hollywood ‘a olan bütün inancını yitirmişti. Belki biraz umudu vardı ama inancının kesinlikle yitirmişti.  Ve bir gün, romanındaki karanlık, heteroseksüel, ölümsüz vampir yarı-tanrısını canlandırmak üzere Tom Cruise ‘un seçildiğini öğrendi. Hollywood, karizmatik bir yeraltı canavarını, romanından söküp almış ve yerini Top Gun ‘ın yeni yetmesi ile doldurmuştu. O an tüm umutları yerle bir oldu.

Çok pis emerim!

Bu durum aynen Cruise ‘un imkansız bir görev üstlendiği diğer filmine benziyor. Anında tahmin ettiğinizi düşünmenize rağmen, hayır, o film Görevimiz Tehlike gibi değil, Jerry Maguire.

Vampirle_Gorusme-Anne_Rice-Öte yandan romanımızın bir vampirmişcesine lanetlendiğini düşünen yazarı Rice, henüz filmi izlemeden, ağzına geleni söylemeye, ileri geri beyanlar vermeye başladı.  Kinayeli olarak stüdyoyu ahmaklık ve saçmalamakla suçlamaya ve davet edildiği ön gösterimlere katılmayı reddetti. Filmin çekilen bölümlerine bakmayı dahi istemedi. Rice , film ile alakası olan hiçkimseyi dikkate almamaya öyle kararlıydı ki, tamamlanmış bir kopyayı evinde izlemesi için kendisine veren yapımcıyı dahi ciddiye almadı. Ama kasedi aldı. Eve döndüğünde ilk işi, filmi izlerken cinnet getirebileceğini düşünerek, canına kast etmesini sağlayacak bütün alet edevatı göz önünden kaldırmak oldu. Ardından kasedi videosuna yerleştirdi ve film başladı.

anne-riceBu noktadan sonra tahmin edilemeyecek bir dönüş ile Rice, filmin yapımcısı stüdyonun en büyük düşmanı, birden onların en büyük hayranı haline geldi. Filmi çok beğenmişti. Öyle çok sevmiştiki ilk işi, sadık okuyucuları bu harika filmi kaçırmasınlar ve muhakkak sevsinler diye, oturup sekiz bin kelimelik bir açık mektup yazdı. Mektuba göre, oyuncu seçimi; mükemmel, büyüleci, kusursuz ve olağanüstüydü. Cruise’un hayata getirdiği Lestat karakteri, ölümsüzdü ve yılar içinde, nasıl Olivier,  unutulmaz  Hamlet  performansı ile hafızalara kazınmışsa, o şekilde akıllarda kalacaktı. Kısacası romanın uyarlandığı filmden o kadar hoşnut kaldıki, ömrünün yirmi yılını filmin yapımı sırasında gösterdiği negatif tavırları inkar etmekle geçirdi. İşte buna kelimenin tam anlamı ile tükürdüğünü yalamak denir.

(http://www.imdb.com/title/tt0110148/)

#2. OYUN YAZARI AGATHA CHRISTIE, YAZAR  AGATHA CHRISTİE’DEN NEFRET EDERDİ.

ten-little-indians-on-kucuk-zenci-agatha-christie3

Beş çayına bekliyorum şekerim.

Agatha Christie hem yetenekli, hem şanslıydı: Farklı mecralarda çalışabilecek kadar zeki ve adaptasyonlarında kendini özel tarzını kontrol altında tutabilecek kadar şanslıydı. Bu da şu anlama geliyor, yazdığı şey her ne olursa olsun, hiçbir zaman hiç kimse tarafından dokunulamazdı. İnsanın kendi hayallerine, yine kendinden daha sadık kalabilecek kimse yoktur herhalde. Ama hiç te öyle değildi: Görünen o ki, bizzat Agatha Christie kitaplarının tam anlamıyla boktan olduğunu düşünüyordu ve bu da romanların, bilinçaltı senaryo adaptasyonları hazırlanırken, çok azının gün ışığına çıkma şansı elde edebileceği anlamına geliyordu.

Agatha Christie

Fast-food korku diyebileceğimiz – genellikle tek bir kişi hayata kalana kadar filmdeki/romandaki tüm kişilerin tek tek, hunharca öldüğü filmler, anladınız siz onu. –  slasher tarzı romanı, Geride Kimse Kalmadı, ismini tam manasıyla yansıtan bir romandı. Bir adada bulunan on kişi ve aralarında biri, diğerlerini tek tek öldürmeye başlar. Acaba kim hayata kalacak ? Cevap: Kimse. Başka ne bekliyordunuz ki? Fakat Agatha Christine romanı, senaryoya çevirirken, romanda bulunan herkesin ölmesini biraz karanlık buldu ve iki kişiyi canlı bırakmaya karar verdi. Aslında tam olarak, canlı bırakmaya ve evlendirmeye, gerçi bu da yaşarken ölmenin belirtisi ya neyse. Eğer bu değişikliği Hollywood’ta çalışan sıradan bir senaryo yazarı önerse, büyük ihtimalle saçını başını yolar ve Los Angeles’tan olabildiğince hızla kaçardı. Ama söz konusu değişikliği bizzat kendi yapmıştı.  Mesela bir diğer romanı, Ölüm ile Randevu ‘da senaryosunda sert değişiklikler söz konusuydu. Roman katili, senaryoda agatha_christie_s_hercule_poirotneredeyse bir parodi halini almıştı, ortada katil filan yoktu! Kurban kendini öldürmüştü ve bunun appointment-with-death-agatha-christiebir cinayet gibi görünmesini sağlamıştı, tek sıkıntısı ailesini zan altında bırakmaktı tabii ki. Kendinizi romanın bir hayranı olarak, filmi izlemeye giderken hayal edin. Ne büyük bir hayal kırıklığı! Cesuryüreği izlemeye gittiğinizi ve size Tarkan: Gümüş Eğer izlettirdiklerini düşünün. Ve suçlayacak kimse yok, çünkü tüm bu dramatik değişiklikleri bizzat hayranı olduğunuz yazar yapıyor. Christie bu huyunu hiç bırakmadı. Öyle ki, en bilinen roman karakteri Hercule Poirot’u senaryolarından tamamen çıkartmaya kadar gitti. Anlaşıldı ki, Christie, Poirot’u hiçbir zaman sevmemişti.

Kulağınıza küpe olsun. Favori polisiye yazarlarınızdan biri Agatha Christie ise romanlarından uyarlanmış filmleri izlemeye karar verdiğinizde bir daha düşünün. Çünkü en sevdiğiniz karakter, tamamen alakasız biri olmuş olabilir. Ya da hiç varolmamış.

(http://www.imdb.com/title/tt0037515/    –    http://www.imdb.com/title/tt0094669/ )

#1. BLADE RUNNER ÖLDÜ, PHILIP K. DICK KURTULDU.

blade-runner-philip-k-dick

Asıl soru, “Androidler normal kurşun ile devrilebilir mi?” olacaktı.

Şu satırlara kadar okumuş olduğunuz tüm yazarlar, romanlarının adaptasyonlarıyla ilgili pekte güzel hisler beslemeyen kişilerdi, fakat şimdi bahsedeceğim yazar, romanının adaptasyonuna karşı en büyük tepkiyi gösteren kişi olarak tarihte yerini aldı: Philip K. Dick. Dick seksenli yıllarda duygusal çöküntü içindeydi. Yapımcılara gönderdiği söylenen bir mektuba göre, Dick, tüm bilim-kurgu alemine olan bütün inancını kaybetmişti. Bilim-kurgu eserlerinin yavan, bayat ve gereksiz olduğunu düşünüyordu artık. Bütün alem kaçınılmaz, monoton bir yokoluşa doğru sürüklenmişti.

Androidler_Elektrikli_Koyun_Düşler_Mi-philip-k-dick“Blade Runner”, Dick‘in “Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?” Adlı romanından uyarlanmış, bana kalırsa gerçekten çok güzel bir film. Kolaylıkla şu güne kadar izlediğim en iyi Dick uyarlaması diyebilirim. Fakat durum kendisi için böyle değildi. O filmin, aynen bilim-kurgu alemi hakkında düşündüğü bayatlıkta olacağını ön görüyordu. Romandan uyarlanan ilk senaryo taslağını okuduğunda, yapımcıların romanın içindeki bütün felsefeyi ve konuyu söküp aldığı, çöpe attığını ve geriye anlamsız takip sahneleri ve robotlar ile ödül avcıları arasında geçen dövüşler bıraktıklarının söylemişti. Bin dokuz yüz seksen bir ilkbaharında, iyiden iyiye ilaçlara bağımlı kalmıştı. Hemde bir avuç ilacı viski ile beraber içiyordu. Bilirsiniz, bazen ilaçlar insanın boğazına takılabilir ve bunu halletmenin en kolay yolu bir şişe viski içmektir. Ve kaçınılmaz olarak mayıs ayında mide kanaması geçirdi. Hollywood kelimenin tam anlamıyla adamı ruhen öldürüyordu. Hem de henüz film gösterime girmemişti bile. Bu garipti çünkü Hollywood, birini yok etmek için gişe hasılatı raporuna kadar beklerdi.  Dick’in geliyorum diyen sağlık sorunları ve romanından uyarlanan filmiyle ilgili korkuları işleri hiçte kolaylaştırmıyordu. Yapımcı stüdyo son anda, mutlu bir son için bastırmaya başlayınca, Dick korktuğunun başına geldiğini anladı. Bu filmin bütün nünasının yok olması anlamına geliyordu.

philip-k-dick2Şans eseri, Dick hiçbir zaman filmin bitmiş halini göremedi. Sadece çekilmiş bir kaç sahneyi ve kaba bir ön izleme kopyasının izleyebilmişti. İzlediği kadarıyla, filmin atmosferini ikna edici buldu. Filmin kendine has bir havası vardı ve olması gerektiği gibi karanlıktı. Filmin görsel efektlerinin “yepyeni bir boyut yaratığı” ile ilgili bir yorumu bile vardı. Filmin bazı bölümlerde kitabı aştığını düşünüyordu. O güne kadar, yazdığı herhangi bir şeyin, hayranlık verici yeni boyutlara böylesi ustalıkla aktarılabileceğini hiçbir zaman hayal etmemişti. Dick, kısa bir süre sonra aramızdan ayrıldı. Blade Runner , yapıtlarını olmaları gereken yere taşıyan büyük bir adımdı.

(http://www.imdb.com/title/tt0083658/)

Cem TOPUZ

4400th@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)