DÜN, BUGÜN VE SONSUZLUK

Laszlo-Krasznahorkai-ekBeat kuşağının ünlü Amerikalı şairi Allen Ginsberg’in New York’daki dairesinde bir mutfak masasında David Byrne, Patti Smith ve Philip Glass’la birlikte oturan Macar bir yazar vardır sahnede: Laszlo Krasznahorkai. Elbette bu dairede de kısa süreli bir ziyaretçidir. 59 yılı aşan ve sürmekte olan hayatında içinde de sürgünde midir, bilinmez ancak onu bir Macar köyünden Amerika, İtalya, Fransa, İspanya, Hollanda, Çin, Yunanistan ve Japonya’ya götüren şey, belki bir yerde, içinden olduğu kadar dışından da geçip giden modern form trenidir. Form arayışı ve postmodern dışavurumu bazen o kadar müşkülpesent düşmanıdır ki her yeni form içeren pasaja salya akıtmayı adet edinen eleştirmenin gırtlağından çıkacak homurtuya dahi gına getirir. Yazdığı son romanın hiç karakter barındırmadığını, kahramanının bir Japon manastırı olduğunu bilmek güzel ipucudur.

BELA TARR VE O

Lars Iyer’in, “Spurious” romanının (Kuşku, Kolektif Kitap, 2013) kahramanı W.’nun Macar yönetmen kusku-spurious-lars-iyerBéla Tarr’a hayranlığı şurada saklıdır: “…ve bu sırayla. Çamur, yağmur ve sonsuz.” Sinemasının detaylarında toprak ve çamur kusmaktadır. Küçük detaylar panelde geniş yer kaplarken, asıl hikâyenin nerede olduğuna dair izleri sunmakta ve yeni bir mikro dünyanın sokaklarında dolaştırmaktadır. Kalıcı olan ve gidici olanın altını çizerken oluşan durgunluğun hayatın ta kendisinin soluk alma biçiminin ne olduğuna dair görselliğin altına saklı kelimeler karaya vurmaktadır. Krasznahorkai ve Bela Tarr arasında estetik açıdan derin bir ağ mevcuttur. Bu durum esasında Krasznahorkai’nin Tarr için pek çok senaryo çalışmasında bulunmasıyla da izah edilebilir değildir. Hatta dilimize de Can yayınları tarafından yeni kazandırılan, yazarın ilk romanı “Şeytan Tangosu”nun (Satantango, 1985) yedi saati aşan siyah beyaz efsanevi sinema yorumunu ortaya koyması dahi Tarr ve Krasznahorkai arasındaki derin estetik bağı anlatmaya yetmez. Tarr’ın sinematografisinde sıklıkla rastlanılan küçük detaylardan büyük görüntüye ulaşma tutumuna Krasznahorkai’nin kelimelerinde de rastlanır.bela-tarr Küçük detaylara büyük önem verir, hiçbir şey göz ardı edilebilecek kadar değersiz değildir. Şeytan Tangosu’nun örümceklerinin detaylara katkısı büyüktür. Bir Macar köyünde geçtiğine dair ipuçlarını barındıran ancak parmakla işaret edilmeyen mekânında ve belirtilmeyen zaman kapsülünün içerisine hapsettiği okuru zorlamaktan keyif alır. Farkında olsanız da olmasanız da detaylar var olmaya devam edecek, geniş zaman tayfının içinde bütün varlığınızı da küçük bir detay haline indirgeyecektir. Koyun yaşadıklarınızı bir kenara, uzaktan seyreyleyin, ölmüşsünüzdür aslında çoktan. Tarih sizi çoktan unutmuştur, kaybolup gitmişsinizdir. Melankoli havada bir yerde her daim asılıdır. Siz uzaktan bakarken, hayatınız da uzaktan bakar size, bir başka çift gözden…

KARANLIK

Bütün bu şöhretine rağmen, Şeytan Tangosu romanı, İngilizceye de dilimize olduğu gibi 2013 yılında tercüme edildi. İngilizce tercümesi yayınlanır yayınlanmaz En İyi Tercüme Kitap ödülüne layık görüldü. Bu bağlamda, özellikle tercüme işiyle meşgul okurların George Szirtes’in İngilizce tercümesine de bir göz atmasını tavsiye ederim. Aslen 1985 yılında yayınlanan bir romanın güncelliğini koruyor olması elbette sevindiricidir ama bunun ötesinde kitabın okuru hapsettiği zaman kapsülü göz önüne alındığında, yazarın insanlığa karşı pesimist görüşünü de hesaba katarak, kitabın, yazıldığı yıldan daha değerli konumda olduğunu vurgulamak zorunda olmamız acı vericidir. Richard Lea ile röportajı sırasında kucağındaki dizüstü bilgisayara bakıp, “hepsi bu mu?” diye soruşundaki saf seytan-tangosu-laszlo-krasznahorkaiişaret gibi insanlığın geldiği noktayı sürekli sorgular. Teknolojik oyuncaklarının haricinde insanlık, 80’li yıllarda kaleme alınan bir Macar köyünden fazlası değildir. Milyonlarca yıllık bir öykünün tutsağı olan insanlık da hala aynı zaman kapsülünün içinde erimektedir. Krasznahorkai’nin okuyucuyu zorlayan modern formunun içerisinde melankoli, bir tutam distopya, kaybolma, unutulma, şüphe ve kaçınılmaz olana karşı sürdürülen nafile çaba tematik olarak sıklıkla yer alır. Paragraflarla anlatısını bölmeyi sevmediğinden, okurunu anlatı içinde ilerlemeye mecbur bırakır. Realizmin doruklarında başlayan Şeytan Tangosu romanı, ilerleyen sayfalarla birlikte Mesih inancına ait bir alegoriye ve kara mizaha dönüşür. Şeytani olanın günlük versiyonlarıyla ilintilidir. Gittikçe çözülüp dağılan bir öykü formu içerisinde karakterlerinin savrulup duruşu tangoyu anımsatır. Öykünün felsefi formunu Bela Tarr’ın “Karhozat” (1988) filmindeki karakterinin ağzından dökülen kelimelerle özetlemeyi deneyelim: “Her öykü bir çözülme/dağılma/ayrışma öyküsüdür.” Şeytan Tangosu romanının bölümlerinde de şekilsel olarak anlatı dışında bir gönderme mevcuttur. Tıpkı tangodaki 6 ileri 6 geri hareket gibi, bölüm numaraları 1’den 6’ya devam ettikten sonra geriye doğru giderek 1’e ulaşır ve çözümlemeyi tamamlar. Krasznahorkai, çözülme aşamasının ortaya çıkaracağı soruları cevapsız bırakır. Bir kurtarıcı bekleyişindeki köylüleri yönlendiren Irimias’ın şeytani olup olmadığından, asıl ajandası hakkında açığa çıkabilecek soruların cevabından da okuru uzak bırakır. “Herkesin kendi anlamını çıkarıp, öyküyü istedikleri şekilde deneyimlemelerini arzu ettiğini,” belirtir.

KUKLACI

Irimias’ın köye ulaşmasıyla birlikte başlayan yol gösterme oyunlarının sahtecilik, alaya alma, gerçek bir kurtarıcı ve sadece ‘çaba’ kavramlarıyla oluşturacağı bulanıklık arka fonda bir başka varlığın oyunbazlığını çağrıştırır. Irimias veya izdüşümünün yaratacağı karışıklıkla ‘hayat’ iplerimizi eline alıp istediği gibi oynatan bir kuklacının varlığını durmaksızın kulaklarımıza fısıldamaktadır. Paranoya ve komplo teorileri arasında anlam bulmaya çalışmamız, iyi günler ve kötü günler arasına ayrımsamalar yerleştirmeye çalışmamız da hep bundandır. Peki bir epifani anına denk gelmemiz, aydınlanmamız mümkün müdür? Elbette her şey gibi mümkündür, asıl sorulması franz-kafka-2gereken, ‘bilmek’ eyleminin hayatı daha iyi kılıp kılmayacağıdır. Epifani, işe yaramadığı sürece engelleyicidir. En azından romanın hissettirdiği bu yöndedir. Aynı şekilde Krasznahorkai, bir perde gibi sürekli gerçek anlayışla aramızda bulunan bir engelin varlığını huzursuz edici boyutlarda gözümüze sokmaktadır. Öykülerinin toplam varlığında da özellikle gözleminden kurtulamayan bir mikro dünyaya dikkat çekmek ister gibi, içinde bulundukları dünyadan daha fazlasını dolduran bir başka öyküler bütünü yatmaktadır. Bu yönüyle modern edebiyatın en önemli kaşifleri arasında gösterilebilir.

Krasznahorkai, zaman ve uzama sıkışmayan öyküler anlatmakta en önemli ilham kaynakları arasında, zamana ve uzama hapsolmayan bir başka yazarı, Kafka’yı işaret eder. Le Matricule des Anges’deki röportajında, “Kafka olmasaydı, asla yazamayacaktım,” der. Guardian’daki röportajında ise hiçbir zaman yazar olmak istemediğini, her zaman dünya edebiyatındaki büyük isimlere hayranlık duymasına karşın, asla onların arasında sayılmayı hayal edemediğini belirtir. Ve onun için her yazdığı kitap bir hayal kırıklığıdır: “İyi, kusursuz bir kitabı hayal edebiliyorum ancak yazamıyorum, benim sürecim de bu. Her hayal kırıklığının ardından bir kez daha ve bir kez daha denememe izin verin, içinde yaşadığım Beckettvari kafeste…”

Haftaya görüşmek dileğiyle…

(Şeytan Tangosu, Laszlo Krasznahorkai, Çev: Bülent Şimşek, Can Yayınları, 325sf.)

M. Salih KURT

mustafa.salih.kurt@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)