DÜNYANIN TUZU SENSİN

…Gecenin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adın nedir,

Söyle bana.
Kuzgun dedi ki “bir-daha-asla.”
— Edgar Allan Poe, Kuzgun

Yağan kardan mıdır, soğuktan mıdır, yeni yılın yorgunluğundan mıdır bilinmez; yerli yayın dünyasında bir yavaşlama söz konusu. Elime ulaşan kitapların sayıca az olduğu ve incelemeye, köşede okurlara sunmaya değer yayın bulmakta zorlandığım benzer haftalarda iki şeye sığınırım. Ya daha önce okuduğum, değerli bulduğum ve okurlara hatırlatılmasında da fayda bulunan eserleri, yazarları incelerim ya da –şükür ki- tanıdığım, edebiyat zevkine güvendiğim kişilerin önerileri vesilesiyle daha önceki okumalarım arasında kaçırdığım bir kitabı, bir yazarı keşfetme şansına erişirim.

Birgül Oğuz da tavsiye neticesinde karşılaştığım, iyi ki karşılaştığım, tren gibi çarpan, ezmekle kalmayıp altına takıp sürükleyen, “Keşke ben keşfetseydim, dediğim bir yazar. 1981 doğumlu yazarın öykü, deneme ve çevirileri daha önce Notos, Varlık, Duvar, Remzi Kitap, Radikal Kitap, Roman Kahramanları, Parşömen, Birikim ve Felsefe Logos, Dünyanın Öyküsü, İzafi gibi dergilerde yayınlanmış. “Mış,” diyorum çünkü beni daha önce yazılarına iten veya bana çarpan hiçbir unsuru, dolayısıyla da ismini hatırlamıyor olmam sebebiyle, daha önce bu yayınlardaki yazılarını okuduysam da ismen hatırlamıyorum. Bu yüzden günahımız af ola. Yazarın ayrıca Fasulyenin Bildiği adında (Varlık, 2007) bir öykü kitabı da bulunuyor.

Hah

Bugün üzerinde duracağımız kitabı ise Ekim 2012’de Metis Yayınları’ndan çıkan “Hah” kitabı. Geç kaldım belki kitapla tanışmaya ama neyse ki araya sene/seneler sokacak güçlük koymadım. Sonuca bir an önce ulaşmak isteyen sabırsız bir çocuk gibi, izninizle sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim de kurtulayım ve kitap hakkında daha rahat konuşayım: “Hah, geçen yıl yayınlanan ve okuduğum yüzlerce kitabın içerisinde kanımca en değerlisi.” Dikkatinizi çekerim ki “best of” albümü yapar gibi bir vıcık vıcıklığa indirgememek için bütünden ve işkembeden “geçen yılın en iyisi,” demiyorum.

Hah” temel olarak “Tuz Ruhun”, “Dan”, “Su Ruhu” şeklinde üç bölüme ayrılmış uzun bir öykü. Ana meselesi ve metninin konusu “yas.” Aktardığı kişisel kaybının, yasının da ötesinde aynı zamanda bir dönemin, yıl bindokuzyüzeylülün, yitirilen “çok güzel bir ihtimalin” de yası… “Yas” hakkında yazmak zordur, bilinir. Her an romantizme kaçma, gerçekten bağını koparıp bir daha dönememe veya aksine yasa karşı kemikleşip insani olana karşı sırtını dönme risklerini taşır da taşır. “Yas” hakkında edebiyattan alıntılanacak beylik lafları bir araştırıp da kuşanayım derseniz ya acının içine gömülmüşlük ya felsefi bir kemikleşme halinde takılırsınız da silahlarınız size paslı gelir. Gizlenen, saklı bırakılan, birkaç cümleyle anlatılamayan da bu beylik kuşanmaya iten “deneyim”dir. Birini, bir şeyi, bir ihtimali kaybetmeyen insana yası anlatmanın, anlatmanın ötesinde hissettirmenin bir yolu var mıdır? Artık şu yazıyı yazdığım gece kadar eminim ki var. Birgül Oğuz bunu başarıyor (tuhaf oldu “başarmak” kelimesi, sanki kılıfında ‘Gül’ü değil, kılıcı taşır gibi). Aklına bir kuyu açıp da içine atlayıp uyumaktan vazgeçiyor da oraya okuru atıyor, sonra başlıyor başını sağa sola çevirmeye, çamaşır makinesi gibi okuru çeviriyor da çeviriyor. Yıkamıyor da kurutuyor.
Bedri-Rahmi-Eyuboglu
  Bedri Rahmi Eyüboğlu

Yazısında bir ses var, bir şarkı. Ağıta benziyor, güç bela hatırlanan bir şiirin tınısına benziyor, türküye benziyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Ne zaman bir köy türküsü duysam / şairliğimden utanırım” dizelerini hatırlatan bir şey var. Okuru, yazarı, okur-yazarı utandıran, bunlar benden çıkmıyor ama benim-se-gelsin der gibi, başını yastığa huzurla koyup da kâbusunda mırıldanır gibi bir şeyler. Öyle tuhaf bir tınısı var ki cümlelerin… Anlatmayı deneyebilirim sadece; düşmüş gibi, dizlerini kanatmış gibi ama “bir şey olmadı ki,” diyerek hemen üstünü silkeleyip oyuna koşacak bir çocuk gibi, yine düşecek bu sefer ağlayacak gibi, ağladığını kimsenin görmediğini anlayınca hemen vazgeçecek, kalkıp Orhan Veli’den “Bir şey mi var ki havada / Deli eder insanı, sarhoş eder?” dizelerini haykıracakmış gibi… Öyküsünün, cümlelerinin arasından fışkıran şiirlerden, şarkılardan, türkülerden alıntılar belki bu yüzden. Bedri Rahmi de “ ‘Bana bir bardak su’ dercesine / Bir türkü söylemeden gidersem yanarım,” diye devam etmiyor mu failini gökte mi yerde mi arayacağını bilemeden? Omuzlar düşse de ağıtta, ses gelir kitabını ithaf ettiği babasından: “Olsun, sen yine de dik gibi dur.”

Kitabı okurken düşünüyorum ki yazmadan önce acaba sesini bir cihaza anlatıp kayıt mı ediyor? Hemen kayıt mı ediyor da düşünürken, söylerken, söylenirken değil elbet ama yazarken tuşa tıklama ya da kalemi gıcırdatma mesafesinde kaybolup gidecek hiçbir sesi, tınıyı kaybetmiyor? Diğer türlüsü daha korkunç çünkü sessizlikte atonal beste yapan yazardan korkarım, ancak öcüdür o. Yazısı okurun yanağında dolaşıyor. “Sen de mi devrim dedin?” diyor ıslatıyor, “Zebrail,” diyor gülümsemeyle şişiyor yanaklar. “Dünyanın tuzu sensin,” diyor dokunuyor, “Hah” deyip bir “ha” daha ekleyip sonuna, öpüyor ve bunca şeyden sonra da öyle bir tokat atıyor ki okurun yanağına, gölge oyunu gibi bir kuzgunun silueti beliriyor kızıllıkta. Acıyor ama neden bilmem, teşekkür ediyorsunuz bu tokada.

Durur sonra bir-gül, “makas izleri,” der anlatısı makas değiştirir. Gitmek, yol almak zorunda olan bir trendir. Alışıp yaslandığı sesiyle mest olurken ‘mana’ peşindeki okur, tam da 46. sayfada, geçmişe dönük kalabalığı eliyle yarmak ister gibi, ulaşmak ister gibi, koşarken bir yandan nefessiz kalır da kelimelerini elleri gibi sağa sola atar aceleyle, küçük boyuyla amcaların, ablaların belki henüz yas kokmayan büyük gövdelerini iter de iter. Yine makas değiştirir de tren durmaz, duramaz “çok ağır Memo,” diye haykırırken… Kuzgun, ölümden bahsederek çeker seni ölümden.

Haftaya görüşmek dileğiyle, bu sefer farklı vedalaşalım okur. Kitaptan sevdiğim bir alıntıyla değil de sevmediğim tek cümleyle vedalaşalım: “Kırık kök uçlarına dolandı evraklar.” Şimdi izninizle, bu cümleyi bir süre kendime tekrar etmeliyim, uzun süre etkisinden kurtulamayacağımı bildiğim bir kitabın büyüsünden sıyrılıp başka kitaplar da okuyabilmem için. Bir küfür eder gibi, vah.

( Birgül Oğuz, Hah, Metis Yayınları, s. 88 )

M. Salih Kurt
mustafa.salih.kurt@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)