FARKLI ÖZLEMLERİN ORTAK MEKÂNI GÖKÇEADA

Adalar, edebiyatta düş gücüyle, toplumun sıkıntılarından kaçıp mutlu bir yalnızlığa kapanmayla, düş toplumu kurmayla ilişkilendirilir daha çok. Deniz Kavukçuoğlu da, ‘Hüzün Adasında Bir Köy’ adlı kitabında, yerleştiği Gökçeada’yı anlatırken böyle bir adayı özlem seziliyor.

huzun-adasinda-bir-koy-deniz-kavukcuoglu

Prof. Dr. Akşit Göktürk (1934–1988) 1973’te basılan ‘Edebiyatta Ada’ adlı çalışmasında İngiliz düzyazı geleneğinde ortaçağdan yirminci yüzyıla değin ada kavramının nasıl işlendiğini, belli başlı yazarlardan (Thomas More, Francis Bacon, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Aldous Huxley, William Golding vb.) örnekler vererek gösterdi. Endülüslü yazar İbn-i Tufeyl’i ve onun Robinson Crusoe’ye ilham veren romanı ‘Hayy İbn-i Yakzan’ı da tanıttı. Batı dillerine ilk kez 1671’de çevrilen bu roman da öteki ada romanları gibi insanın mutluluk, dirlik düzenlik özlemlerini uzak bir ada görüntüsüyle örtüştürerek dile getiren felsefi bir anlatıdır.

Adalar düş gücüyle, çağrışımlarla toplumun sıkıntılarından kaçmaktan mutlu bir yalnızlığa kapanmaya, serüvenden bir düş toplumu kurmaya uzanan ayrı sembolik anlamlar kazanır. 1980 sonrası yazılan romanlarda siyasal savaşımlardan yorulan roman kahramanları bir adada bağ yetiştirerek huzur bulmaya çalışır. Bu tür anlatıların gerçek olaylardan yansıdığını da söyleyebiliriz.

İLK ADA İZLENİMLERİ 

Deniz Kavukçuoğlu’nun Gökçeada – İmroz’a yerleşmesiyse rastlantıların kışkırttığı bilinçaltı bir özlemden kaynaklanmış. Önce Gökçeada’ya daha önce yerleşmiş Yüksel ve İnci Pazarkaya’nın misafiri olmuş. Yol boyunca gördükleri, bence pek de parlak görüntüler değil:

“Çevrede hemen hiç yapı yoktu. Yolun her iki yanındaki yeşil alanlarda otlayan, arabamızın karşısına çıkıp sonra korkuyla çevreye dağılan koyun ve keçilerin başıboşluğu bizi şaşırtmıştı. Yapılaşma ilçe merkezine çok az kala ortaya çıkıyor, giderek yoğunlaşıyordu. İlk izlenimimiz adadaki yapılaşmanın Anadolu veya Trakya kasabalarındakinden farklı olmadığıydı. Yapılar arasında mimari ölçütler açısından hiçbir uyum yoktu. Mimari tarzlarından geçmiş yıllardan kaldığı anlaşılan çok az sayıdaki, tek katlı, iki katlı taş evler çarpık beton yapılar arasında görünmez olmuştu. (…) Dostlarımızın tarifine göre Alay Komutanlığı’na ait arazinin duvarı biter bitmez sağa, bizi köye götürecek olan yokuşlu yola sapacaktık. Öyle yaptık. Yolun asfaltlanmış ilk bölümü arnavut kaldırımlı bir yokuşa bağlanıyordu. Burada karşımıza çıkan yıkıntılar, kapıları, pencereleri çürümüş, çatıları çökmüş, bahçelerinde yaban otları, çalılar bitmiş, topraklarından yararsız ağaçlar yüksel­miş taş evler içimizi hüzünle doldurmuştu. Yıkıntıların yansıttığı terk edilmişlik duygusu öylesine yoğundu ki aralarındaki oturulabilecek durumda olanları, içinde insanların yaşadığı evleri göremiyorduk.” 

gokceada

Pazarkayalar’ın evinin manzarasıysa benzersizdir: Aşağıdaki ova, Kale Limanı, Yeni Bademli Köyü, Kaleköy ve sur kalıntıları, deniz ve denizin ortasında Semadirek adası. Öykünün bundan sonrası Kavukçuoğlu’nun burada yıkık dökük bir evle kurduğu gönül bağıdır.

BADEMLİ’YE YERLEŞENLER

Kavukçuoğlu, eşi Sevgi’nin adada kalışı, onarım işlerini izleyişiyle kavuşmuş almak istediği eve. Bundan sonra Gökçeada’nın ya da İmroz’un öyküsünün peşine düşmüş. Adaya ilk yerleşen Türklerin, aldıkları evlerin anlatısına bu evlerin eski sahiplerinin öyküleri eklenmiş. deniz-kavukcuoglu

Adadaki açık hapishane, askeri tesisler, bu yapılar için yapılan kamulaştırmalar, adanın ıssızlaşması ya da insansızlaştırılması ‘Hüzün Adasında Bir Köy’ün temellerini oluşturuyor. Kavukçuoğlu iyi bir anlatıcı olarak anlattığı her olayın belgelerini kitabına eklemiş. Susuz, elektriksiz Bademli’ye yerleşenlerin yerleşme nedenlerini de:

“Alev Karayel’i köydeki taş evlerden, iyi komşuluklardan başka köydeki Rumların kurallara uyma konusundaki titizlikleri de etkilemiş. ‘Örneğin köy çamaşırhanesi sırayla kullanılırdı. Muhtara başvurulur, ondan gün ve saat alınırdı ve herkes buna uyardı’ diyor. Köyde herkesin evi tertemizdi. Su köy çeşmesinden taşınır, elektrik kısıtlı gelirdi. Onca yoksunluğa, eksikliğe rağmen evlerin nasıl böyle temiz olduğuna şaşardık. Evlerdeki masa örtüleri kolalı, yastık kılıfları pırıl pırıldı.” 

Gökçeada – İmroz kendi yerli nüfusunu yasal bir takım zorlamalarla yitirirken barajlar, köy boşaltmalarla yeni yerleşimler de yapılmış. Bütünüyle ada yaşamına yabancı olanlar da yerleşmiş İmroz’a. Doğayı özleyen, eski İstanbul’un mozaiğine alışık entelektüeller de… Gökçeada’da eskiden var olan Rum okulları, bu okulların yapılışı da öykülenmiş; fotoğrafları da var kitapta.

Yunanistan’da Nea Fokea, Kassandra-Halkidiki’de öğretmenlik yapan Bayan Andriana şöyle anlatıyor: “1956 yılında Bademli’de (Gliki) doğdum. Babam Atanaş ve annem Anna’nın ikinci kızlarıyım. (…) O zamanlar bakkallar köyün her türlü ihtiyacını karşılardı. Babam yalnızca bakkal değil, aynı zamanda kasap, aynı zamanda nalbanttı da; çok sevilen bir adamdı. İyi bir eş, iyi bir babaydı. Adadaki olumsuz gelişmeler üzerine köydeki okulumuzun birinci sınıfını bitirdikten sonra İstanbul’a gidip Beyoğlu, Aynalıçeşme’deki  Rum İlkokulu’na başladım. İlk zamanlar çok güçlük çektim. Rumcam şive olarak İstanbullular’ınkinden farklıydı.” 

‘Hüzün Adasında Bir Köy’, anlattığı gerçek öykülerle ‘demokratik açılım’ın hemen akla gelmeyen gerekli ayrıntılarıyla bir yurt köşesini ve tarih parçasını tarafsız bir bakışla  tanıtıyor. 

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Robenson, akıllı Robenson’um / Ne imreniyorum sana bilsen” dizelerini onaylayanlar içinse bir adres veriyor. Kısa İmroz tarihi de meraklısına bir armağan.

Sennur Sezer
sennursezer@gmail.com 

(Bu yazı 16 Ağustos 2013 Cuma – Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)

Yorum Yapmasam Olmaz :)