FARUK DUMAN İLE KEYİFLİ SOHBET

Edebiyatta kendine has diliyle fark yaratmış ve okuyucusunu sağlamlaştırmış bir yazar Faruk Duman. En son 2009’da öykü kitabı yayımlanan Duman, bu dört yıl içinde roman, deneme gibi türlerle okurla buluştu. Geçtiğimiz hafta yayımlanan “Baykuş Virane Sever” kitabı ile tekrar onun kaleminden dökülen öykülerin dünyasına girme fırsatını yakaladık. Kitabı aldık, büyük zevkle okuduk ve yazarı Faruk Duman ile editörlüğünü yaptığı Can Yayınları‘ndaki ofisinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

-Öykü ile başladınız ama son yıllarda daha çok roman ile  okuyucunun karşısına çıktınız (hatta bir deneme kitabı ile de) “Baykuş Virane Sever”  adlı öykü kitabınız bu hafta okuyucuyla buluştu. Öyküyü terketmediğinizi mi gösteriyor bu kitap?

baykus-virane-sever-faruk-dumanDört yıl aslında bir öykü kitabı için fazla değil. Öykü, okunması da yazılması da çok emek isteyen bir tür. Ben de eski yıllara göre daha korkarak yazıyorum. Biraz daha özendiğimi düşünüyorum. Kendi yazdıklarıma karşı biraz daha acımasız olduğumu düşünüyorum. Her yazdığımı yayınlamak istemiyorum. O yüzden de iki yılda bir kitabım olsun gibi bir düşüncem yok, baştan beri de olmadı. Acelesi olan bir şey değil öykü, yani şimdi son yıllarda duyuyoruz, çok öykü yazılıyor, çok öykü kitabı yayımlanıyor diye ama, benim için her türde olduğu gibi öyküde de şu önemli: Nitelik. Yani yazar kendi öykülerini yayımlamak konusunda ince eleyip sık dokumuşsa, eleştirel bir bakış açısı ve seçiciliği varsa, o zaman zaten bu kadar imitasyon olmaz, gerçekten daha lezzetli kitaplar okuruz.

-Üretken bir yazarsınız aslında, hemen hemen her sene deneme, roman ya da öykü çıkardınız.

Ben çok çalışıyorum. Aynı anda birkaç defter üzerinde çalışıyorum, notlar alıyorum. Onlar tabii olgunlaşınca kimi zaman peş peşe denk geliyor yayımlanması. Kimi zaman öyküde olduğu gibi araya biraz zaman giriyor. Ama oturup masada çalışarak yazmayı seven bir insanım, o yüzden  verimli olduğum söylenebilir.

-Öykülerinizde kural yıkıcı bir dil kullanımı var. Bu bilinçli bir tercih midir? Neden böyle bir kullanım?

Bu her yöne çekilebilir aslında. Tabii ki bilinçli. Ben bir okur olarak da birbirine çok benzeyen metinleri tekrar tekrar okumak istemeyen biriyim. Yazar olarak da okunması keyifli türden şeyler yazmaktan hoşlanıyorum. O yüzden birbirini destekliyor bu. Okurken bir kitapta ne görmek istiyorsam, yazarken de ona yöneliyorum. Bir bilimsel çalışma gibi, teknik çalışma gibi olmuyor tabii. Aslında yazarken kendi sesimi duymak, kendi gitmek istediğim atmosferi yakalamak isteyen, yazının sonunda ortaya ne çıkacağını düşünmekten ziyade yazarken bana ne kadar keyif verdiğiyle ilgilenen bir yazarım. Böyle olunca da bu türde bir dil ortaya çıkıyor. Aslında uzaktan bakınca dili bozmaya yönelik kasıtlı bir eylem gibi görünebilir ama öyle değil. Bu benim iç sesimin, bana ait üslubun bir yansıması olabilir ki ben şuna da inanıyorum, aslında kendi sesiyle yazmaya çabalayan herkeste bu tür dilsel özellikler vardır. Zaten edebiyatı da bunun için seviyoruz. Herkes kendi diliyle, kendi üslubuyla yazsın, söylesin diye. Dolayısıyla bilinçli bir kullanım. Teknik yönü de var ama, daha çok ben memur gibi çalışmayı sevmediğim için, duygusal, sezinsel yönü daha ağır galiba bu dilin.

faruk-duman-roportaj1-Belki de o yüzden iğreti durmuyor. Çünkü pek çok yazarın yeni bir dil arayışı var ve bazen çok yapay olduğu o kadar belli oluyor ki. Sizde o yok.

Evet çünkü o bahsettiğiniz tehlikeden uzağım ben. Aman şunu amaçlayayım da, şunu yazayım diye yazmıyorum. Hem dil olarak hem içerik olarak böyle bir şeye bulaştığınız zaman okur bunu hemen hissediyor ve okuru itiyor bu tip metinler. Aslında en doğalı galiba yazarın kendinde bulunan sesle, dil anlayışıyla yazması ve biraz da tabii sezgilere kulak vermesi, akademik heveslere değil de, sezgilerin peşinden gitmesi onu inandırıcı kılıyor.

– Kitabın adı  “ Baykuş Virane Sever”. “Ölüm” var kitapta sıkça. Kitabın adıyla bir bağ kurabilir miyiz? Baykuş ölümdür.

Kitabın adı, öykülerden birinde de geçen Yunus Emre’nin bir şiirinin dizesinden geliyor. Aslında ölümü işlemek değildi amacım, uzun süredir aklımda olan bir dizeydi bu. Bu dizede “virane” sözcüğü önemli. Yaşamımızda hep uğradığımız yoksulluklar, ölümler, etrafımızı viraneye çeviren şeyler, bu olgudan beslenen toplumsal gelişmeler ve kişilerle dolu. Bütün çevremizde, bütün hikayelerimizde aslında bundan içten içe zevk alan bir dünyamız var. Ben Yunus Emre’nin de bunu bu algıyla söylediğine inanıyorum. Zaten baykuş imgesinin de biraz bu toplumsal kökenden çıktığını düşünüyorum açıkçası. Artık deyime dönüşmüş bu özlü sözün de böyle bir kökeni var diye düşünüyorum.

– “Öykü roman yazmanın ön hazırlığı” gibi bir görüş var ülkemizde. Burada bir sitem duyacak mıyız sizden? Neden öyküyle başlayıp romana geçiş yapıyor yazarlar? Romana bu ilgi neden? Öykü neden terk ediliyor, satmıyor mu?

Roman ticari. Tabii bu onun sanat yönünü azaltmaz, ama somut olarak öyle. Fakat öykü ve şiir edebiyatın bana göre temel türleri. Destanı, romanı atası saymıyorum ama, masalları öykünün atası sayıyorum. Esasında hiçbir zaman edebiyat algısından da, anlatıp dinleme kültüründen de uzak kalmış bir tür değil öykü. Fakat tabii öykünün romanın ön safhası olduğu görüşü yeni bir görüş. 1900’lerden sonra, biz yeni yeni modern öykü yazmaya başladığımız zaman ortaya atılmış bir bakış açısı. Öykünün kısa bir olayı anlatan, esasında kısalığa dayanan bir metin olarak yorumlanmasından kaynaklanıyor biraz da bu. Oysa öykünün temel özelliği kısa olması veya bir olayı anlatması değil. Yani bize edebiyat derslerinde öğretilen şeyler pek doğru değil. Bu yüzden zaman içinde, yani Türkiye’de olsun, dünyada olsun, en az Türkiye’deki kadar çok yazılan Amerika’da olsun, öykünün bu son yüzyılda çok karakteristik özellikler kazandığını görüyoruz. Ne yapıyor mesela, kahramanını değiştiriyor, aktarma biçimini değiştiriyor, daha spontane, daha belirtilere dayanan bir metne dayandırıyor. Romandan alıştığımız klasik anlatım yöntemlerini, öykü kendi içerisinde şiire yaklaştırıyor. Son elli senede öykünün biraz daha yoğunlaştığını, biraz daha sıkı ve imgelere dayalı bir metne dönüştüğünü görüyoruz. Yani kendi içerisindeki o gelişimi bile bu algıları çürütüyor. Sorunuzu göz önüne alırsak, ben tabi öyle düşünmüyorum. Öykünün edebiyatın esas malzemelerinden, esas yordamlarından biri olduğunu söylemek istiyorum.

faruk-dumanin-bazi-oykuleri

-Geçen sene öyküdeki gelişmeler çok dikkatimizi çekti. Oldukça fazla öykü kitabı yayımlandı.

Son yıllarda çok arttı gerçekten. Çok da iyi kitaplar yazılıyor. Romana göre öyküde daha başarılı olduğumuzu düşünüyorum açıkçası.

-Genç öykücülere nasıl bakıyorsunuz? Gelecek vaat eden bir öykücü söyleyebilir misiniz?

İsim vermek istemiyorum ama var gerçekten çok iyi öyküler yazan arkadaşlar. Şu var yalnız, öyküde, edebiyatın genelinde de öyledir, zaman çok etkili. Zaman çok şey gösteriyor. Çoğu arkadaşımız umduklarını bulamadıklarından mı yoksa ilgilerini kaybettiklerinden mi bilemiyorum ama bırakıyorlar. Roman yazma hevesine kapılıyorlar veya çalışmayı bırakıp bir geriye gidişe yakalanıyorlar. Ben özellikle yoğun olarak 90’dan bu yana çok iyi takip ediyorum, bu tür örnekleri çok gördük. O nedenle çok güncelden konuşmak istemiyorum ama takip ettiğim, çok beğendiğim öykücüler var.

-Simgelerin dilin kullanımıyla oluşturduğu bütünlük ve giderek yetkinlik özel bir konum kazandırırken size, öte yandan söyleyeceğini kendi içine gömen metinler yaratmıyor musunuz?

Bu konu aslında benim çok üzerinde bir şey söyleyebileceğim bir durum değil. Aslında ben yazarın kendi elinden geleni yazması gerektiğine inanıyorum. Ve kendi yazdığı sırada yakaladığı bir denge vardır, bir metnin bitebilmesi, tamamlanabilmesi için, kendi içerisinde kurduğu bir dengeden söz edebiliriz. Yani bu öyküyü artık yayınlayabilirim demek için bu dengeye ihtiyacınız var. Okurlar da eleştirmenler de bizden çok farklı yorumlar yapabilirler, dolayısıyla onlar aslında bizim için faydalı yorumlar ama neticede öyküyü biz yazıyoruz. Ben okurlardan da şunu çok duyuyorum, öyküyle ilgili hiç aklımda olmayan durumlar çıkarıyorlar, bu hoş bir şey, öyküyü onlarla beraber yazdığımız anlamına da geliyor. Ama içe kapanma meselesi şudur, insanlar içe kapanır, metinler ya kapalı olurlar, onları açmak görevi de okura kalır, ya da açık olurlar, bu da yazarın tercihidir, söylediğinin daha çok yüzdesinin okura geçmesini isterler. Ben biraz galiba çalışkan okuru, biraz yorum yapan ve metin dışına çıkmayı da seven okuru seviyorum galiba.

faruk-duman-roportaj

-Kütüphanecilik bölümünden mezun oldunuz. Kütüphanecilik de yaptınız. Kitabın ilk öyküsündeki kütüphaneyle tanışan çocuk siz olabilir misiniz? O öyküde sizden izler var mıdır?

Var, çok var. Demiryolu mahalleleri var, bizim yaşadığımız lojmanlarla ilgili. Doğa unsurları var, hem çocukluğumda görüp yaşadığım, hem sevdiğim, o kütüphane var. Aslında en çok bu kitapta kendi yaşadıklarım var, anısal şeyler var, ama tabii yine büyük bir bölümü de kurgu. Fakat o öyküyü yazarken fark ettim, kütüphane gerçekten de hayatımda çok yer alıyor; ilkokul yılları, sonrasında kütüphanecilik, yayıncılık, askerde de kütüphane de görev almıştım. Yani kütüphane bütün hayatıma musallat oldu diyebilirim.(gülüyor)

-Severek isteyerek seçtiniz sanırım bu bölümü üniversitede, öyle mi?

Şöyle oldu, ben hiçbir zaman hukuk, tıp veya gazetecilik ki bunlar yazılırdı tercihlerde en başa, ben okulu ve ders çalışmayı sevmediğim için, üstüne üstlük memuriyeti de sevmediğim için, şeye karar verdim, o zaman tabii ailem de hiçbir zaman o yönde baskı yapmadı ama, bütün çevremiz çocuklarını bunlara yönlendiriyordu. Ama ben reddettim. Hem sevdiğim işi yapabileceğim, kitaplarla buluşabileceğim, kolay okuyabileceğimi düşündüğüm bir bölüm yazmak istedim. En başa yazdım, hemen girdim, okudum bitirdim.

-Yazma nedeni nedir Faruk Duman’ın?

Onu ben de merak ediyorum. Belki kaybetmiş olabilirim ama ilkokul üçüncü sınıfta yazdığım hikayeler var. Geri dönüp baktığım zaman büyük ihtimal evdeki kitaplara özenmiş olabilirim. Ama o özenme nereden geliyor, onu bilemiyoruz. Bu çok evrensel bir soru. Fakat gerçekten o kitaplara özenip bir şeyler yapmış olabilirim, çünkü kuklalar yapmayı, ağaçtan bir şeyler yontmayı, Karagöz oynatmayı falan da seviyordum. Kitabı da aslında yazı olarak değil de, bir nesne olarak görüyordum o dönemde. Çünkü kapaklarını boyuyordum, sayfalarını dikişle bir şeyler yapıyordum falan. Yani bu yöntemlerle ulaştığım oyunlarla bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum. Böyle de çok psikolojik oldu ama… Gerçekten daha sonra yazma eylemine dönüştü. Yazma esnasındaki o kağıdın hışırtısı, kalemi tutmak filan. Bunlar gerçekten benim için bir tutkuya dönüştü diyebilirim.

-Nerede büyüdünüz?

Ankara’da.

-Ankara tam yazacak yer, sakin.

Bizim zamanımızda yazmaya daha müsaitti. Demiryolları lojmanları vardı. Mahallemiz ağaçlık içindeydi. Hepimizin kazı, tavuğu, horozu vardı. Hepimizin babaları eşit koşullarda demiryollarında işçiydi. Çok güzel arkadaşlıklar vardı. Yaz geceleri sabaha kadar birbirimize korku hikayeleri anlatırdık. O yüzden tam fantastik bir çocukluk oldu benimkisi. Böyle ağaç tepelerinde ev yapmalara kadar varan bir çılgınlıktı yani.

-Zaten genelde öykülerinizde hep orta sınıf var. Neden zenginler yok bu öykülerde?

E bilmediğimi yazamıyorum tabii ki.

-Ustalarınız kimlerdir?

Şimdiye kadar çok cevapladım bu soruyu. Fakat zamanla şunu gördüm, böyle bir soru sorulduğunda herkes aynı isimleri söylüyor. Ama kimin okuduğunu kimin okumadığını bilmiyorum. Fakat her zaman klasiklerden büyük zevk aldım. Klasikler benim açımdan, edebi olarak da, okuma keyfi olarak da, hiçbir zaman değerini kaybetmedi. Şimdi de böyle uygun koşullar bulduğumda, çayımı alıp, okumaya uygun yerlerde, pencerenin karşısına oturup klasikleri okumaya devam ederim. Hatta yeniden yeniden okurum. Herhalde “Karamazov Kardeşler”i dört kere filan okumuşumdur. O yüzden onları söyleyeyim. Bizim edebiyatımızın da çok etkilendiğim, tekrar tekrar okumak istediğim yazarları var tabii.

faruk-duman-ve-damla-yazici1-Edebiyatçının güncel gelişmelerin büyük çalkantılara dönüştüğü zamanlarda tavır koyma zorunluluğu var mıdır? Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Kitapları zaten hiçbir zaman kendimiz için yazmayız. Daha doğrusu biz istesek bile böyle olmaz. Çünkü kitap bir nesnedir. Kitap satılır, insanlar okur. Okuyanları değiştirir, iyi yönde veya kötü yönde. O yüzden bizim dışımızdaki bir şey bu. Yazarın yazmak üzere seçtiği konular, seçtiği çevreler, az önce sizin dediğiniz gibi bağlı bulunduğu sınıfla ilgili gözlemleri filan, bunlar her şeyi yönlendiriyor, metnin oluşmasını sağlayıp, okura metinden giden tüm algıları yönlendiriyor. Fakat o dediğiniz toplumsal yaşamla ilgili yazarın tavır alması biraz sanırım kitabın dışında bir şey. Yani ben kitapla fikir belirtme amacını sevmiyorum, yazarın kendini kitapla mesaj verme zorunda hissetmesini sevmiyorum. Çünkü o zaman kitap bir araca dönüşüyor. Ben açıkçası toplumsal konularda, felsefi konularda fikrimi kendim söylemeyi tercih ederim. Çünkü zaten onun amacı söylemektir. Onun amacı romanı kullanarak söylemek değildir. Kaldı ki yazarın belli bir amacı olmasa bile her kitap mutlaka bir mesaj verir. Çok kapalı metinler yazan bir yazar beni, okuduğum zaman isyan duygusuyla doldurabilir. Belki onun böyle bir amacı yoktur, ama oluşan metin okurda pek çok şeye yol açar. O nedenle edebiyatçı toplumda üzerine düşen görevi yerine getirmeli ama, yapıt başka bir şey. Yapıtı bu amaçla yaralamamalı. İyi bir yapıt yazarın içindeki meseleleri zaten okura aktaracaktır.

Damla YAZICI

damla.yazici@msn.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)