FRANSIZ EDEBİYATININ YENİ HAZİNELERİ

Türkçe’ye çevrilen eserler arasında hak ettiği yeri bulamayan Fransız edebiyatının, köklü roman geleneğinin söndüğünü düşünenlerdenseniz, bir daha düşünün. Fransız romanının, son dönemde öne çıkan eserlerinden bir seçki hazırladık.
Fransiz-Edebiyatinin-yeni-hazineleri-kolaj
Fransa’da Eylül başından Ekim sonuna kadar uzanan dönem ‘Rentree Litteraire’ olarak adlandırılır. Yayınevleri gözde kitaplarını bu dönemde yayınlar ki bu kitaplar Fransa’daki belli başlı ödüller (örneğin 16 Kasım’da sahibini bulan olan Prix Goncourt) için yarışabilsin. Bu yıl, 426 Fransız, 220 çeviri olmak üzere 646 roman yayınlanmış. Önceki yıllara göre düşük bir sayı bu ama Fransız edebiyatı diye bir şey kalmadığını iddia edenleri, düşüncelerini gözden geçirmeye yönlendirecek yapıtlar var aralarında. 646 romanın tamamına bakmadım elbette, aşağıda yer alanlar Le Monde, Le Figaro ve Fransız editör arkadaşlarımın önerileriyle seçtiklerim.

Roma’nın Düşüşü Üzerine Vaaz (Le Sermon sur la Chute de Rome)/ Jerome Ferrari Le-Sermon-sur-la-Chute-de-Rome-(Romanin-Duşuşu-Uzerine-Vaaz)
Bu yıl 10 euro para ödülüyle gelen Prix Goncourt’u kazanan kitap… 410 yılının sonbaharında Kuzey Afrika’daki Hippone Katedrali’ne doluşmuş sevgili piskoposları Augustin’in nutkunu dinleyen insanlar, tanıdıkları, bildikleri dünyanın yok olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten başka çareleri olmasa da, hala Roma’nın başına gelenleri kabullenmekte güçlük çekiyorlar. Vizigotların lideri Alaric’in kılıcı Roma’nın üstüne inmeye hazırlanırken acımasız bir gerçeği berrak bir sesle hatırlatıyor Augustin dinleyicilerine: ‘Dünyalar da insanlar gibidir: Doğarlar, büyürler ve ölürler.’

Korsikalı yazar Jerome Ferrari’nin Roma’yı metafor olarak kullanan bu romanı aslında 1918 yılında, bir okulun avlusunda çekilmiş bir fotoğrafla açılıyor. Korsika’da bar açmaya kalkan iki üniversiteli; Korsika’nın özgürlük mücadelesi, yolsuzluk derken felaketle sonuçlanan hayaller. Goncourt jürisi romanı ‘çağın umutsuzluğunu anlatan umutlu bir yapıt’ diye özetlemiş. Kitap, Korsikalı bir ailenin ve geçmişiyle yüzleşmeye çalışan bir Fransa’nın hikayesi.
La-Verite-sur-I-affaire-Harry-QuebertHarry Quebert Vakasının Perde Arkası (La Verite sur I’affaire Harry Quebert)/ Joel Dicker 

Bu yıl okuduğum en iyi Fransızca kitap. ‘Harry Quebert Vakasının Perde Arkası’, L’Academie Française tarafından Grand Prix ödülüne layık bulunduğunda Goncourt’un da favorisi olmuştu ama 27 yaşındaki Dicker, ödülü Ferrari’ye kaptırdı. ‘Harry Quebert Vakasının Perde Arkası’, yeni romanını tamamlamakta güçlük çeken Marcus Goldman adlı tanınmış genç yazarın 2008 yılının ABD’sinde, seçimlerin hemen öncesinde, yalan yere suçlandığına inandığı profesörü Harry Quebert’i kurtarmak umuduyla, 30 yıl önce işlenen faili meçhul bir cinayeti araştırmasını konu alıyor. Soru şu: Nola Kellergan’ı kim öldürdü?

-Marcus, birini ne kadar sevdiğini ölçmenin yolu nedir, biliyor musunuz?
-Hayır
-Onu kaybetmek…
Terk Edenler (Ils Desertent)/ Thierry Beinstingel 

İş hayatında yükselmeye hevesli genç bir kadın, duvar kağıdı ve dekorasyon malzemeleri satan bir şirketin satışils-desertent-Terk-Edenler bölümünün başına getiriliyor. İlk işi, satışları yüksek olduğu için kırklı yaşlardaki ‘Dede’ lakaplı satıcıyı kendi tarafına çekmek. İlginç bir adam, ‘Dede’, meslektaşlarının ona ‘Dede’ veya ‘Yaşlı kurt’ gibi lakaplar takmaları umurunda değil, çünkü hayatı zaten tek başına yollarda geçiyor. Bir tutkusu var: Rimbaud.

Şöyle diyor kadın: Onlar terk ediyorlar. Sense… Sense anlıyorsun. Satılık ve kiralık arasında büyük fark vardır. Satın mı alacaksın, kiralayacak mısın? Karar verdiğin an, ayrılabileceğine veya ayrılamayacağına karar verdiğin andır. Bazen bir kadının silüetine bakar bakmaz bilirsin yanıtı.’
                                           

Lame-de-fond2Sarsıntı (Lame de Fond)/Linda Le 

Vietnam kökenli yazar Le’nin Goncourt finalistlerinden olan romanı, bir ölünün mezardan okuyucuya seslenişiyle açılıyor. Karısı, ihanetine dayanamayıp sonunda arabayla ezerek onu öldürmüş. Biz de Bobigny’ye gömülen Van’ın vicdanıyla hesaplaşmasına şahit oluyoruz. Alaycılığın sınırlarında dolaşan bir ses tonuyla bize ailesini, Vietnam Komünist Partisi’ni, Fransa’daki sürgün hayatını anlatıyor.

‘Yaşarken geveze biri değildim. Ama şimdi, belki de toprağın altına gömülmüş bir tabutta olduğumdan, kendi kendime konuşmaya bir itirazım yok. Tabutun kapağı kapandığından beri tek bir arzum var: Kendimi haklı çıkarmak, olaylardaki rolümü açıklamak, size hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını gösterecek ipuçlarını vermek.’
Veba ve Kolera (Peste et Cholera)/ PatrickDeville Peste-et-Cholera-(Veba-ve-Kolera)

Fnac ve Femina ödüllerini kazandı… Prix Goncourt finalistlerinden. Deville, Pasteur Enstitüsü’nde çalışan ilk ekipten Alexandre Yersin’in hayatını yazmış. Uzun yıllarını Uzakdoğu’da geçiren Yersin, veba mikrobunu bulan bilim insanlarından biri. Modern tıbba pek çok katkısı var  ve Fransa, tarih sayfalarında kaybolan bu bilim insanını onurlandırdığı için Deville’i şu sıralar çok seviyor.

‘Yersin yalnız bir adam.  Özel olan hiç kimsenin çoğunluğun parçası olamayacağını biliyor. Gruplardan nefret ediyor, çünkü her grup, en aptal üyesinin seviyesine inmek zorunda. Bir grubun kalabalıklığıyla zeka katsayısı ters orantılı. Ona göre deha her zaman yalnız. Dahiler de.’

Oh(Ah)-Philippe-DjianAh… (Oh…)/ Philippe Djian 

İnterallie ödülünü kazanan roman…  Philippe Djian, 1986’da dünya çapında büyük sükse elde eden ’37¡2 le Matin’ filmine konu olan romanıyla aslında pek çok ülkede tanınıyor. 61 yaşındaki Djian, artık eskisinden de dobra. ‘Ah’, Michele’in kendi evinde tecavüze uğramasıyla açılıyor. Maskeli adam gittiğinde odasına gidip toparlanmaya çalışıyor ve oğlu Vincent’in başka bir adamın çocuğunu taşıyan kız arkadaşıyla yemeğe gelmesini bekliyor. İki genç de işsiz, Paris’te kendilerine daire bakıyorlar. Kirayı Michele’in ödemesini istiyorlar. Vincent, babasını terk ettiği için annesinden nefret ediyor. Oysa kadın kendisine tokadı attığı gün adamı kapı önüne koymuş. Michele ne seri katil olan babasını, ne otuzlu yaşlarda erkeklerle sürten yaşlı annesini ne de iradesiz bulduğu oğlunu seviyor. Oğlunun vaftiz annesi Anne, yegane arkadaşı. Anne’ın kocasıysa, sevgilisi. Michele arkadaşına gerçekleri anlatmak istiyor ama onu kaybetmekten korkuyor.

‘Pek çok annenin aksine, ben, yeni doğmuş bebeklerin pembe yanaklarını öpmekten nefret ederim. Yine de şöyle derim annelerine: ‘Ne kadar güzel bir bebek! Onu öpebilir miyim?’
Zeynep Heyzen Ateş 
heyzen@mail.org
 
( Bu yazı 14 Aralık 2012 Cuma – Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)

Yorum Yapmasam Olmaz :)