HEPİMİZ SİYAH POŞETTEN ÇIKTIK…

Dili gevşeterek söylemek gerekirse, toplumca tanımlanmış hedeflere ulaşmak için tanımlanmamış davranışlara başvurulmasının zorunlu olduğu durumlarda ortaya çıkan bir halet-i ruhiye anomi.

Uzun zamandır söylemek istediğim bir şey bu. Kendi kendime düşünüp durduğum, abartmış olacağım ihtimalini göz ardı edemediğim, alalede bir şey… Bilirsiniz, “felsefe yapmak” dilimize olumsuz manada girmiştir. “Amma felsefe yaptın” deyiverirler alnının ortasına. Öte yandan, kahve köşelerinde, ayak üzeri sohbetlerde, ağız bulan konuşur. Dostoyevski, Gogol’e atfen;

“Hepimiz onun Palto’sundan çıktık,”

der.

Ben de şöyle eğiyorum bu sözü: “Hepimiz siyah poşetten çıktık!” Burada hepimizden kasıt, malum. İçine doğduğumuz, bizi çevreleyen toplum. Psikiyatrist/yazar Engin Geçtan, yalnızca kişilerin değil; toplumların da ruhen hastalanabileceğini söylemişti. Ben bu savı, bir nebze sulandırarak değiştirmek niyetindeyim. Yalnızca gıdaların değil, toplumların da genetiğiyle oynanabilir. Toplumlar da GDO’lu olabilir! Sözü siyah poşete düğümlemeden önce, zihinlere şu dekoru kuralım:

Bir Ahmet düşünün. Milyonlarca Ahmet’ten bir Ahmet. Gerginliği çamaşır ipi kıvamındadır ve yorgundur şüphesiz. Gerilmeye ve yorulmaya, bir de göbek havalarına yer darlığı çekmez insanımız. Haliyle, nefes darlığına iyi gelmesi ümidiyle kendini köşedeki büfeye atar. Hani şu mavi, beyaz şapkalı büfelerden. Mavi, denizi çağrıştırır; beyaz da mehtabı. Subliminal bir rakı kokusu çalınır burnuna Ahmet’in. Önce gazetenin üçüncü sayfasına, -eski kocanın, eski karısını kestiği yerden- sardırır rakısını, sonra da siyah poşete! Siyah poşet, içindeki müskiratı gizlemez aslında; daha da çok gözümüze sokar. Bununla beraber, amaç -dini terminolojiyle söylersek- günahı gizlemek değil, alenileştirmemektir. Doğu’da günahın işlenmesinden ziyade, günah sınıfına giren eylemi ulu orta yapma hali ayıplanır. Elbette eleştirilebilir bir durumdur bu. Hatta riyanın kapısını açan bir yorumlama… Gelgelelim, inceliktir de. Doğu’nun kendine has inceliği… Doğu imadır zira. Doğrudan olanın değil, dolayımın coğrafyası. Aç mısın sorusuna, katiyen tek seferde evet cevabı verilmez buralarda! Israr edilmesi beklenir. Şiirin beşiği de, bu topraklarda sallanmıştır pek tabii. Şiir, yani yağmuru anlatan değil; yağdıran söz büyüsü. Yani edebiyattaki ima!

Elbette, yekpare bir Doğu’dan söz edilemez. Ancak Doğu’nun kültürel rayihası, haritanın sağ tarafına ekseriyetle sinmiştir. Bunun en yaygın parçası da, kuşku yok ki -bizim de içinde bulunduğumuz- İslam inancının hakim olduğu toplumlardır. Bakın İslam’ın, anlatmaya çalıştığım niyetin ve kusurun örtük olması konusuna bakışı nasıldır:

“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.” 

(Hadis-i Şerif)

“Mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı azab vardır.”

(Nûr sûresi, 24/19)

Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın…”

(El-Hucurât, 49/12)

Bir de şunu ekleyelim Vikipedi edasıyla; sansür riskini göze alarak:

İslam inancına göre, Allah’ın doksan dokuz isminden birisi olan “El-Gaffar”; Arapça bir kelime olan “ğafere” sözcüğünden türetilmiştir. “bağışlamış durumda olan”, “örten durumda olan” gibi anlamlara gelen ğafere kelimesi; Allah’ın bir ismi olarak kullanıldığında esirgeyen, bağışlayan anlamlarını taşır.

Vaziyeti böyle koyunca, akla şu soru geliyor. Nasıl oluyor da, hataları örtmenin kutsandığı, inceliğin hüküm sürdüğü bir iklimde, linç kültürü ve nefret böylesine palazlanabiliyor? Bu defa Doğu’nun tamamından değil, yalnızca bizden bahsediyorum. Sulandırılmış tanımlamaya dönersek, toplumun GDO’su nasıl bu denli bozulabiliyor?

Sosyolojide “anomi” olarak tanımlanan bir kavrama getirmek istiyorum sözü.

“Durkheim’in sıklıkla kullandığı Merton’un da ele aldığı anomi, normların geçerliliğini ve yaptırım gücünü yitirmesi, değer ve normlar hiyerarşisinin bozulması ve değersel bir kargaşanın topluma egemen olması gibi durumlarda ortaya çıkan normsuzluk hâlini ifade ediyor.” (*)

Dili gevşeterek söylemek gerekirse, toplumca tanımlanmış hedeflere ulaşmak için tanımlanmamış davranışlara başvurulmasının zorunlu olduğu durumlarda ortaya çıkan bir halet-i ruhiye anomi. Bir başka deyişle, liyakatin ortadan kalktığı, adamcılığın, kuralsızlığın kol gezdiği bir kültürel iklim… Tanıdık geliyor değil mi?

Lafı bu kadar dolandırdıktan sonra, doğan çocuğa ad üflemek elzem. Toplumumuz halk diliyle hastalığa, bilimsel jargonda da anomiye tutulmuştur. Siyah poşet delinmiştir anlayacağınız. İşin kötüsü hastalığın -ortadan ikiye ayrılan toplumda- iki ayrı tezahürü vardır.

Caravaggio “Narcissus” isimli eseriyle, mitolojik bir hikayeyi resmeder. Narcissus (Narsisizm kavramını doğuran mit) pınarın kenarına doğru eğilmiş ve sudaki aksine aşık olmuştur. Öyle kapılmıştır ki görüntüsünün büyüsüne, önce sol elini buluşturur yansımayla, sonrasında tüm varlığını bu görüntünün mahkumu haline getirir.

İki parçaya bölünen toplumu, aksiyle yüz yüze gelen Narkissos’a benzetiyorum. Aşktan değil, nefretten birbirinin gözünün içine bakan, iki suret.

Bir yansıma, tüm geleneği ve arketipleri reddediyor; özgürlüğü tüm bağlılıklardan kurtulma olarak tanımlıyor. Gelgelim, bağlanmama tutumuna bağlandığının farkında olmadan, savruluyor. Köksüz kalıyor. Ayrışıyor ve ahlaki çöküntüye uğruyor. Hakim duygusu, umutsuzluk.

Diğer yansıma, tüm kültürel varlığı kendisi üzerinden tanımlayacak kadar kibirli, geleneğe sımsıkı tutunuyor ancak geleneğin özünü boşaltıp, zamandan bağımsız bir halde donuklaştırıyor. Öylesine çelişiyor ki yaşantısı, inançlarıyla; riyaya düşüyor. Kabalaşıyor ve o da ahlaki çöküntüye uğruyor. Hakim duygusu, kendini -her durumda- haklı görme.

Siz ne dersiniz? Siyah poşet delindi mi sahiden?

(*İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Notları, Doç. Dr. Yücel Bulut)

Dağhan Dönmez

Leave a Comment