İÇİNDEN İSTANBUL GEÇEN HİKAYELER

İçinden İstanbul geçen hikayeler / Hiçbir şeyin tadı yoktu…

kadikoy-moda-istanbul-sokaklariBakır rengi bulutlardan anlıyorum, yukarlarda bir yerlerde yağmurun tasarlandığını. Tanrı’nın zihnini okumak gibi bir şey bu. İçimde ağır bir şeyler var. Hazmedilmeyen bir yemek gibi ağır. Şehrin kalabalığına bırakıyorum kendimi. İstanbul’un sokaklarında yürümek, rakı içmek gibidir; acını unutturur, oyalar.

Tam o esnada çaldı telefonum. Köşeyi dönünce karşılaşacağım bir insanla, bir telefonla, alacağım bir haberle hayatımın değişeceğini umarken, sihirli bir değnek beklediğim anda çaldı. Arayan, televizyon şirketinin otomatik sesiydi. Kampanyalarına evet dememi, o tuşlamayı yapmamı bekliyordu. Bense, bu teklifi beklemiyordum. Mutluluktan ayaklarımı yerden kesecek haber bu değildi. Mucizelere inancımı bir kez daha yitirmiştim. Galiz küfürler savurdum. Ağzımdan köpükler çıkıyordu. Ağzım bir vapurun kıç tarafına benziyordu. Bağırışlarım, çığlıklarım duyulmuyordu. O ses, istifini bozmadan tane tane konuşmayı sürdürüyordu. Kavanoza kapattığınız sinek, ne kadar haykırırsa haykırsın; size söz geçiremez, ne demek istediğini anlatamaz. Şuan, kavanozdaki sinekten farksızdım. Yürümeye devam ettim.

Hiçbir şeyin tadı yoktu. Fenerbahçe’nin bile… Maçların sonuçlarına bakmaz olmuştum. Ağzımdaki izmarit, kan tadı veriyordu. Balat’ın arka sokaklarında, yüz yıllık binaların nefes alışını duyuyordum. Yorgun soluklarında naftalin kokusu vardı. Sana bir kedi almayı kurdum kafamda. O kediyi hiç alamayacağımı biliyordum. 70’lerde yaşadığımı düşündüm sonra. Bir Pazar günü, mitingde vurularak öldüğümü… Yaşamak, huzur bozucuydu.

Sokağın diğer yanından sesler yükseldi. Adımlarım seslerin geldiği tarafa yönelmişti. Köçeklerdi bunlar. Parmaklarının arasındaki zillere vura vura, eteklerini savura savura dans ediyorlardı. Öylece durup, seyre daldım. Kadın kıyafetleri içindeki erkek bedenlerini izlemek, danstan çok bir ayini izlemek gibiydi. Bir bedende, iki ruh taşıyan adamların uyumlu raksı! Aşk gibi, aşıklar gibi! Gülümsediler. Hiçbir şey söylemeden beni oyunlarının arasına aldılar. Susup, yalnızca onlara ayak uydurdum. Kaygısızca yaptım bunu. Konuşmadan da kendimi ifade edebiliyordum. Bir sinek değildim artık. Sevilmek, konuşmadan da anlaşılabilmekti belki de…

17 Ekim 2016

Dağhan Dönmez




Leave a Comment