İNSANLIĞIN SONUNA KESİLEN BİR BİLET

“Sahip olduğum bütün bilgi, başkaları tarafından da elde edilebilir. Fakat kalbim, yalnız benimdir.”

-Johann Wolfgang von Goethe

son-insan-mary-shelley2Elektriğin ve manyetizmanın keşfiyle birlikte, 1771 yılında Luigi Galvani, ölü kurbağaların bacaklarına elektrik vererek kı-pırdanmalara yol açan bir dizi deney gerçekleştirir. Daha sonra tıp alanında, resusitasyon uygulamalarında, günümüzde de kullanılacak yeni bir dönem başlar. Gelgelelim 19. yy. insanında elektrik ve beraberinde getirdiği yenilikler farklı şekillerde algılanmıştır. Dönemin insanlarının büyük çoğunluğunun günlük yaşantısında henüz yer bulamadığından, elektrik, yarı gizemli, canlıları öldüren, ölüleri dirilten ve gerçekliği bükebilen bir “şey” olarak algılanmıştır. 1816 yılında, bir grup ünlü düşünür ve sanatçıyla hayatının bir bölümünü beraber geçiren Mary Shelley’in Frankenstein’ı, grup kendi arasında eğlence amaçlı bir korku öyküsü yarışması düzenlemişken, işte böyle bir dönemde ve gördüğü bir kâbusun etkisiyle ortaya çıkar.

İlk olarak 1818 yılında yayımlanan kitabın günümüze kadar onlarca farklı versiyonu basılmıştır (ne yazık ki ülkemizde de bazı yayıncılar, farkında olarak veya olmayarak, bu sonradan düzenlenmiş versiyonları tercüme ettiler). Henüz 19 yaşında modern bilim kurgunun ilk örneklerinden birini kaleme alan – ki elbette öykü aynı zamanda gotik edebiyatın ve romantizm döneminin izlerini de fazlasıyla taşımaktadır. Mary Shelley’in, kendisine dünya çapında, günümüzde de süren şöhretini sağlayan bu eserinden daha az bilinen, bir başka önemli eseri – ki kanımca, hem bilim kurgu tarihi hem de edebi açıdan daha önemlidir- “Son İnsan”dır (The Last Man). 1960’larda akademik olarak yeniden gün yüzüne çıkarılıncaya kadar ne yazık ki bütün dünyada göz ardı edilmiş ve yazıldığı dönemde sertçe eleştirilmiştir. Yıllarca çevrilmemesine şaşırdığım eseri, nihayet Can Yayınları dilimize kazandırdı ve bu nedenle önlerinde şapka çıkarıyorum.

ROMANTİZM DÖNEMİNİN KORKULARI 

Mary-ShelleyMary Shelley, kısmen Sanayi Devrimi’ne, Aydınlanmanın değerlerine ve rasyonalizme tepki şeklinde ortaya çıkan romantizm döneminin içine doğmuştur. Hem yaşadığı dönem, hem bireysel ilişkileri göz önüne alındığında yazarın bu akımdan etkilenmesi kaçınılmazdı. Alman romantizminin aksine milliyetçiliği çok az barındıran ve Fransız romantizmiyle kardeşlik taşıyan İngiliz romantizminin önemli yazarları arasında John Keats, S. T. Coleridge, William Blake, William Wordsworth ve nihayetinde Mary Shelley ve eşi Percy Bysshe Shelley sayılır.

Bizim edebiyatımızda ise biraz geç şekilde Tanzimat dönemiyle izleri görülmeye başlayan romantizmin, insanlığa, geleceğe ve bilime yönelik korku ve endişeleri, elbette güzellik ve estetik anlayışıyla birlikte Mary Shelley’in yazınının temelini oluşturur. Tematik dokunuşları Shelley’i konumlandırmada, günümüzde farklı algıların da yolunu açar. Değindiğimiz gibi modern bilim kurgunun ilk örneklerinden sayılan “Frankenstein”, aynı zamanda bilime yönelik korkuyu ve endişeyi de dile getiren bir romandır. Modern bilimkurgunun ilk örneği olup olmadığı tartışmaları süredursun, ezbere ansiklopedik bilgileri tekrarlayan pek çok eleştirmenin göremediği farklılık ise şuradadır; “Frankenstein”, “insan nedir?” sorusunu içeren ilk bilimkurgu romanıdır. Bilimkurguda yıllar sonra pek çok modern örneğin izleyeceği bir geleneğin başlangıç noktasında bulunur.

VE BİR AĞIT 

frankenstein-mary-shelley2Mary Shelley’in romantizmden ziyadesiyle beslenmiş gotik kaleminden çıkan bir diğer eseri “Son İnsan” da yine modern bilimkurgunun pek çok alt türünü ve geleceğini şekillendiren, öncü bir romandır. İnsanlığın sonu ve kıyamet söylencesi elbette insanlık kadar eskidir. Primitif korkulardan, ilk yazıtlara, dini söylencelere kadar devam eden bir son bulma korkusu – aynı zamanda şaşırtıcı derecede coşkusu– süregelmiştir. “Frankenstein”dan 10 yıl, eşi Percy Shelley’i kaybettikten ise birkaç yıl sonra kaleme aldığı “Son İnsan” romanında, yazar, insanlığın yok oluşunu ele alan, apokaliptik ilk romanı kaleme alır. Halihazırda kaybettiği insanlarla içine düştüğü yalnızlık ve soyutlanma duyguları, romantizminden kaynaklanan “sanatçının bir başına kalma duyguları” ile de bütünleşir. Şiirlerden alıntıları da sıkça kullandığı şiirsel bir anlatının içerisinde, çaresizlik, yalnızlık, bir güzelliği kaybetme duygularının karşısında, artık modern örneklerinde yerini umutsuzluğa bırakan “umut” duygusu da bulunur. Günümüzün gerek apokaliptik, gerek post-apokaliptik bilimkurgu örneklerinde, gerekse apokalipsten kısmen beslenen korku öğeleriyle de bezenen “zombi” öykülerinin barındırdığı çaresizlik ve yalnızlık kalıplarının ilk temeli, Shelley’in ilk olarak 1826 yılında yayımlanan romanıyla atılmıştır. Elbette daha sonra E. A Poe (“Eiros ve Charmion’un Konuşmaları” öyküsü, 1839) Richard Jeffries’in (“Londra’dan Sonra” romanı, 1885) ve nihayetinde Richard Matheson’a (“Ben, Efsane” romanı, 1954) gelinip türün bütün kalıpları oluşuncaya kadar, daha pek çok yazarın katkılarından bahsetmek de mümkündür.

edgar-alan-poe-richard-jefferies-richard-matheson-kitaplari

Kayıplarının kendisine hissettirdiklerini romanı- na yansıtan Shelley, aynı zamanda kayıplarını, romanındaki karakterler haline getirmiştir. Üç bölümden oluşan romandaki Lord Raymond karakteri, gerçekteki Lord Byron’ın hayatını neredeyse adım adım takip etmektedir. Adrian karakteri, eşi Percy Shelley’i temsil etmektedir. Aynı şekilde Perdita, Shelley’in üvey kardeşi Claire’i temsil eder ve son insan, Lionel Verney ise Shelley ile sıkı bir otobiyog-rafik ilişki içindedir. Shelley günlüğünde, Son İnsan’dan, “ikinci benliğim, yoldaşlarımın benden önce ölmesiyle sevgili bir gruptan geri kalan yadigâr,” olarak söz eder. Apokaliptik unsurlarında ise sonraki pek çok modern örnekten farklı olarak, Shelley’in apokalipsi, insan hayatının tamamen yeryüzünden silinmesinin yanında ele aldığı, aynı zamanda insanlığın geleceği ve ulaşabileceği yüksekliklerin ihtimalinin de yok olmasına dairdir. Bir bakıma, romantizme yakılan bir ağıttır ve aynı zamanda romantizmin politik duruşuyla da iç içedir. Shelley’e göre insanlar tek tip bir kalabalıktan ibaret değildir; takdire şayan insanların yanında, dikkate değmez insanlar da mevcuttur. Modern demokrasilerin çoktan aştığı, herkese eşit muamele etme ilkesinin, herkesi aynı kefeye koyma şeklinde çarpıtıldığına dair endişe ve dönemin korkularının, bunların karşısındaysa sanatın ve estetiğin çaresiz kalışına ilişkin bir karamsarlık da mevcuttur. Umut, sanatla yeşermekte, buna karşın kolektif çaba yetersizliğinin altında ezilmektedir.

Haftaya görüşmek dileğiyle…

M. SALİH KURT
mustafa.salih.kurt@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)