KARANLIĞA MEKTUPLAR 1 / TALAT VE FİTNAT’IN AŞKI…

 Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.
– A.Hamdi Tanpınar
“… Ekmek verdiğimiz evlerin hepsinde de bu hasırları çok temiz tutarlar, sanki cilalanmış gibi parlatırlardı. Zaten hiç kimse sokak ayakkabısıyla içeriye giremezdi. Ayakkabıyı çıkartıp, terlik ya da çorapla içeriye girmek bir Doğu ve Asya geleneğidir. Evlerdeki bir başka gelenek, namahrem kuralıydı. Her kadın haremdi ve namahrem kurallarına tabiydi. Kendi kocası dışında, akrabası olmayan erkeklerle görüşemez, onlara görünemezdi. Acaba, haremlerin kafesli pencerelerinin ardında ne yaparlardı?”
Dönemin gündelik hayatının esintilerini taşıyan bu satırlar, bir Osmanlı Ermeni’si olan Hagop Mintzuri’ye ait… Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından İstanbul Anıları 1897-1940 adıyla yayımlanan kitap, Tanzimatla başlayıp devam eden köklü bir toplumsal değişiminin fotoğrafını çekmemize olanak sağlıyor.
Yegane hakkı nefes almak olan, sosyal hayattan soyutlanmış, “erk” in erkekler elinde  toplandığı bir düzende yaşayan kadının, çok değil bundan 100-150 yıl önceki halini yansıtır; Mintzuri’nin İstanbul’u…
Zaman zaman, Beyoğlu’nun o büyülü taş binaları arasında dolaşırken veya kendimi Galata’nın gri yokuşundan, Karaköy’ün ıslak genzine bırakırken; yanımdan eski İstanbul insanlarının geçtiğini hayal ederim. Zihnimin sığ kıyılarından, kayıklarla gelirler. İçlerinde kadınlar tek tüktür; efendiler ise feslerinin altında dalgın!
İşte bu gezintilerin birinde, İlber Ortaylı’nın o tespiti kafamda çınladı:
“Doğu-Batı kültürü kutuplaşması bizim toplumumuzda da modernleşme ile başladı. Bizim toplumumuzda da diyorum, çünkü Türkiye, modernleşmenin getirdiği bu gibi sorunlarla karşılaşan tek ülke olmadığı gibi, çatışmanın temelinde yatan asıl neden İslamlık-Hristiyanlık ayrılığı da değildir. Pekala Hristiyan Rusya’nın ve Budist Asya’nın da aynı şiddetle bu problemi yaşadığını görüyoruz.” (İlber Ortaylı, Gelenekten Geleceğe, sy:15, Timaş Yayınları)
Günümüzde de devam eden çatışmanın odağına “din olgusu” konsa dahi, gerçeğin bu olmadığını gösteren delillerden biridir; Ortaylı’nın tespiti…
,Zira Dostoyevski, ünlü “Puşkin Konuşması” nda da aynı dertten muzdarip olarak, Batıcılarla Slavcıları, halka aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır. ( Kaynak eser; Dostoyevski, Puşkin Konuşması, Çev: Tektaş Ağaoğlu, İletişim Yayınları ) Modernizmin girdiği her toplumda yaşanan bu kutuplaşma, özellikle Türk toplumu gibi; göçebe genetiğine sahip olması nedeniyle, yerleşik kültürün derhal etkisi altına giren ve her daim geçiş toplumu olma özelliği göstermiş bir kitlede daha da derin ayrışmalara yer açmaktadır.
Peki, “kadını” mihenk alarak açtığımız bahiste, sürtüşmenin temeline neyi koymak gerekir? Niyazi Berkes’in, 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?adlı eserinde yer verdiği şu görüşleri belki yolumuza fener tutabilir:
“Aslında Babıali’nin bir amacı, nerede ise İstanbul’a dayanmak üzere olan Mehmet Ali’ye karşı İngiltere’den askeri yardım sağlamaktı. Türk ordusunun İngiliz subaylarının emrine verilmesini isteyen Palmerston’un teklifini Mahmut reddedince ( 2.Mahmud ) İngiltere askeri yardım fikrinden vazgeçti; bunun yerine bir Ticaret Antlaşması teklif etti. Bu antlaşma ile İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nu yüzyıldan beri yeni Avrupa ekonomisine karşı çepeçevre koruyan birçok geri usullerin kaldırılmasını istiyordu. İstanbul’da ve Londra’da Türk devlet adamlarının etrafını saran dış yardım ve Türkiye uzmanları Türkiye bu muahedeyi uygulamakla Batı uygarlığına girecek diyorlardı. ( Cumhuriyet Yayınları, sy:33 )
Sebep buydu belki de… Şifahi toplum oluşumuz… Sosyal hayatımızı tamamen –zan- lar üzerine bina edişimiz… Devrimle, öykünmeyi ayırt edemeyişimiz…Tanzimat’la birlikte, sarığın yerine fes getirilişini sokaklara dökülerek protesto eden güya dindarların, iki yüzyıl sonra fesin yerine şapka getirilişini protesto ettiğini yine bu köşede yazmamış mıydık? İslamiyet namına Arap yaşam tarzının, ilericilik namına Batı hayatının tesiri altında kalmak,  yerleşik kültürün hegemonyasına boyun eğme eğilimi gösteren göçebe kültürün bir sonucu muydu? Oysa aynı göçebe kültür, kadın ve erkeği farklı görmeyen bir algıya dayanıyordu. Geçtiğimiz günlerde, Atlas Dergisinde yayımlanan “Kayıp Türkler” belgeselinde yazar; Dukha Türkleri için şunları yazacaktı:
 “Dukhalarda kadınlar ve erkekler oldukça eşitlikçi ilkelere sahip. Bir şefleri yok, rengeyikleriyle, ortaklaşmacı, hiyerarşisiz bir toplumu yüzyıllardır sürdürüyorlar.” Tıpkı Anadolu kültürü gibi…
Böyle bir sürüncemenin en alevli yerinde yazılmıştı; “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”… Bir başka deyişle, Talat ve Fitnat’ın aşkı… 1872 yılında Hadika Gazetesinde tefrika edilmeye başlayan roman, 1875 yılında kitap olarak basılmıştır. Tanzimat’ın etkilerinin görülmeye başlandığı toplumsal hayatta, edebiyat alanında da önemli değişimler baş göstermiş ve bunların neticesinde Türk edebiyatındaki ilk roman olarak kabul edilen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’la başlayarak; roman türünde üst üste eserler verilmeye başlanmıştı.
Roman bir aşk romanı olmakla birlikte, günün içtimai hayatına, bilhassa kadın ve erkek ilişkilerine ayna tutması bakımından oldukça önem taşır. Kapı Yayınlarından basılan kitapta, birbirini seven iki gencin sonu ölümle biten acıklı hikayesi, bugün dahi okurun fazla zorlanmadan okuyabileceği sade bir dille yazılmıştır. Dönemin kültürel atmosferine paralel olarak, Fransız Edebiyatının gerçekçilik modasının etkisindeki Şemsettin Sami’nin kitabı, doğal olarak gerçek bir olaydan hareketle kaleme alınmıştır. Kitabın bu özelliğinin yanı sıra, kadının toplumsal hayattaki yerini ve en azından eşini kendi seçebilme hakkının bulunmayışını alttan alta eleştirmesi de bir diğer unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Roman tekniği ve hikaye örgüsü açısından bir hayli zayıf olan eser, Türk edebiyatı ve Türk sosyal hayatı açısından bir belgesel olarak kabul edilebilir. Kapı Yayınlarından, “Ölümsüz Klasikler” başlığı ile çıkartılan dörtlemenin diğer kitapları; Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Namık Kemal’in İntibah’ı ve Nabizade Nazım’ın Zehra’sıdır. Bu yekpare geniş anın, parçalanmaz akışına tanıklık etmek isteyenlere tavsiye olunur; sevgili okur!
Okuyucuya Not:Saygıdeğer okur, kağıdın kulağına üç defa üfledim ve Karanlığa Mektuplar dedim köşenin adına… Bundan böyle, iki haftada bir tanıtacağım her kitap; karanlığa gönderilmiş bir mektup olacak…Çünkü kelimedir, mumu tutuşturan…
(Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Şemsettin Sami, Kapı Yayınları, sayfa:153)
 
Dağhan DÖNMEZ
Daghan_donmez@mynet.com


2 Comments

  1. AnnKrnna says:

    Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat kitabı yazarında belirttiği gibi Türk sosyal hayatının adeta bir belgeseli niteliği taşıyan bir kitap. Ayrıca incelemesi yapılan bu kitap Osmanlıca harflerle basılmış ilk Türkçe roman örneğidir. Teşekkürler Dağhan Bey.

  2. Anonymous says:

    Görmeden evlenmenin doğurduğu hüzünlü sonlar temalı bir kitap. Kitap o dönemde yaşanan kadın erkek ilişkilerini ayrıntılı anlatıyor.

Yorum Yapmasam Olmaz :)