KAYIP PALTO’NUN İZİNDE

Loş ışığın sahte huzurunda, bir sığınma evi gibiydi bu otel odası. Yatağın üzerine rasgele bırakılmış eşyalarımın şaşkınlığı, gözle görülüyordu. Alışkın olmadıkları bir savrukluktu bu. O bilindik, çekmece düzeni yoktu artık. Eşyaların hali, tavrı; fazla kalınmayacağının, bir köksüzlüğün habercisiydi. Odanın tam ortasında, kendi haline bırakılmış sandalyeye oturdum. Kibritin yanışıyla, yüz çizgilerim saklandıkları yerden çıktılar. Her çizginin bir hikayesi vardı. Çizgilerin hikayesi sessizce karıştı, odanın hikayesine. Ayak sesleri işitiyordum. Gözlerim, bu sese bir beden arıyordu. Kimseler yoktu, ürperiyordum. Zamanın sinsi yürüyüşü müydü bu yoksa? Yaşlanmak, bu odadaki tek eylemim…Oysa ne çok hayat gizli, kirli sarı dört duvar arasında… Uzak sevinçler, umutlar, yastığa bulaşan gözyaşları…Birden hepsini duyar gibi oluyordum. Kendimi, anıların o gürültülü akıntısına bırakıyordum. Yine eşyalar rehberlik ediyordu bana. Çünkü duvarların dili vardır. Yalnızca, biz anlamayız onların lisanını. Tıpkı karıncaları, saka kuşunu, hanımeli çiçeklerini anlayamadığımız gibi…Çünkü eşyalar konuşurlar; tiz fısıltılar halinde. Birden elektrikler, sirenler kesilecek olsa, uğultulu bir kentin göbeğinde, onları duyar gibi oluruz. İrkiliriz!
Doğrusu eşyalara anlam yükleyen, ruh üfleyen insan duyarlığıdır. Aynı duyarlık, bir kentin de soluğunu hissedebilir. İnsan yaşadığı çevreyi, nesnelerden başlayıp; tüm şehre varana dek, kendi gözleriyle biçimlendirir. Bazen anılar şekil verir bir eşyanın yarattığı çağrışıma; bazen eşyalar yaşanan ana değer katar. Maddi değeri olmayan, küçük bir taş kimi zaman büyük bir sevginin nişanı olabilir; şans getirdiğine inanılır bazen bir kolyenin… Kimi zaman, kötü bir günü hatırlattığından giyilmez hatta kaldırıp, atılır giysiler… Belki bazen sokaklara, şehirlere gidilmez, anıların şiddetinden…Bazen de şehirler peşimizden gelir. Tıpkı Yunanlı şair Kavafis’in dediği gibi…
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma, ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.”
proustun-paltosu
Bana bu satırları yazdıran, Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan “Proust’un Paltosu” adlı kitaptı. Tatlı bir tesadüf eseri, evimden uzak bir otel odasında almıştım kitabı elime. Bambaşka bir  yatakta gözlerimi açtığım, her sabah uyandığımda komodini, dolabı, uyandığım yatağı, yorganın kısalığını algılamaya ve anlamlandırmaya çalıştığım 512 numaralı otel odasında… Kavafis’in dediği gibi içimde getirdiğim şehir, evim ve eşyalarım, odadaki eşyaların kaderine karışmıştı. Proust da “Kayıp Zamanın İzinde” adlı eserinde bana bu çağrışımı yaptıran şu satırları kaleme alıyordu:

Çevremizdeki nesnelerin durağanlığı, bu nesnelerin başka nesneler değil de onlar olduklarından emin olmamızın, yani düşüncemizin onların karşısında durağan olmasının zorunlu bir sonucudur belki de. Ne olursa olsun, şurası bir gerçek ki, bu şekilde uyandığım zamanlar, zihnim nerede olduğumu anlayabilmek için boş yere çırpınır, nesneler, ülkeler, yıllar, her şey etrafımdaki karanlığın içinde döner dururdu. (…) Bu fırıl fırıl dönen, karışık hatıralar en fazla birkaç saniye sürerdi daima; çoğunlukla bulunduğum yer konusundaki kısa tereddüdüm sırasında, tıpkı koşan bir atı izlerken, kinetoskopun bize gösterdiği, birbirini izleyen pozisyonları tek tek ayıramayışımız gibi bu belirsizliği oluşturan çeşitli tahminleri birbirinden ayıramazdım. Ama hayatım boyunca yattığım odaların kah birini kah başkasını görmüş olur; uyandıktan sonra daldığım uzun tahayyüllerde de tek tek bütün odaları hatırlardım.”
Lorenza Foschini’nin yazdığı, Eren Yücesan Cendey’in dilimize kazandırdığı “Proust’un Paltosu” da, eşyalar üzerinden bir yazarla ve onun gizemli dünyası ile kurulan tutkulu bir ilişkiyi anlatıyor. Bir entelektüel, bir bibliyofil ve aynı zamanda d’Orsay Parfümerisi’nin sahibi olan Jacgues Guerin’in, adım adım Proust’un izlerini sürdüğü, ailesine, teneffüs ettiği havaya karıştığı ve nihayetinde kendini “özel bir görevli” gibi addettiği serüveni kaleme alır yazar Foschini. Guerin, kendine bu yakıştırmayı yapmakta haklıdır da. Zira Marcel Proust’un kardeşinin eşi Marthe, Marcel’in ölümünden sonra birçok el yazmasını yakmış; şahsi eşyalarını da oraya buraya savurmaya başlamıştır:
“Jacgues, Marthe’nin sözleriyle altüst olur; bir dahinin anılarını ve tanıklıklarını yok eden alevlerin, şimdi yanındaki şömineden çıktığını ve onu da yaktığını, tutuşturduğunu hisseder.  Sarsılmış ve duyduklarına inanamamış halde salondan çıkar; bir yandan da yakıp yıkmak için savaşlara, ihtilallere gerek olmadığını düşünür. Bunun için varisler, aileler yetiyormuş diye geçirir içinden avuntusuz; böyle küstah kişiler değerli izleri ve tanıklıkları silme hakkını kendinde bulabiliyormuş demek ki!” ( Prosut’un Paltosu, sy:37 )
Proust’a tutkun Guerin’in, bu yıkımdan sonra, iz sürme ve toplama iştahı artarak devam etmiştir. Kitaba da adını veren “Proust’un Paltosu” bu yolculuğun son noktası olacaktır. Ancak siyah palto, şuan bulunduğu yere; Carnavelet Müzesi’nin deposunda pelür kağıtlar arasındaki kutuya ulaşana dek, bir öyküye de hayat verecektir. Bu bakımdan ilginç bir kitaptır; Foschini’nin kaleme aldığı “Proust’un Paltosu”… Hem Proust hayranları için belgesel niteliğinde bir çalışma, hem de daha çok kentler, evler ve bilhassa eşyalar üzerinden bir yazarla kurulan ilişkiyi anlatan biyografik bir roman…Bazı kitapları bilerek ağırdan alırsınız, bitmesini istemediğinizden. Benim açımdan, Kırmızı Kedi Yayınlarından dilimize kazandırılan kitap; bu sınıfta yer alıyor. Bilhassa, kitapta Guerin’in ahbabı olarak adı geçen müzisyen Erik Satie’nin parçalarının fonda yürüdüğü bir gecede okumak, daha da keyif verici… İşin tüyosu…
Saygıdeğer okuyucu, benzer bir duyguyu geçenlerde Taksim Sıraselviler Caddesinin karşı sokağında yer alan Attila İlhan Vakfı’na gittiğimde yaşadım. Burada, Attila İlhan’ın vişne rengi oturma koltuklarını, çalışma masasını ve kütüphanesini görmek mümkün…Okuduğu hatta not aldığı kitapları masanın üzerinde ilk gördüğümde, insiyaki olarak dokunmadığımı fark ettim. Kutsal bir emanete duyulan saygıydı bu bir nevi. Neden sonra kitapları elime aldım, sayfalar arasında gezindim. Beni karşılayan, vakfın gönüllüsü ve sağlığında kaptanın tabir-i caizse, çantasını taşıyan gençlerden biri olan İsmail Bey ile saatlerce Attila İlhan’dan bahsettik. Meraklısına duyurulur!
Dipnot: “Işığın gölgesinde kalan… Gatsby!” başlıklı yazıma yaptığı yorumda, Can Yüzel çevirisi ile ilgisi değerli çalışmasını benimle paylaşan çevirmen Hasan Fehmi Nemli’ye teşekkür ederim.
( Proust’un Paltosu, Lorenza Foschini, çeviren: Eren Yücel Cendey, sayfa: 103 )
Dağhan Dönmez
daghan_donmez@mynet.com

“Love is reciprocal TORTURE..” Marcel Proust #torture #MarcelProust #tshirt #red #instagood #fashion #today #literature #bearandpear #edebiyat #book #books #kitaplar #kitap #eskimeyenkitaplar #white

Eskimeyen Kitaplar (@eskimeyenkitaplar) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

2 Comments

  1. Anonymous says:

    Güzel bir yazi olmuş. Proust ve göstergeler’de Deleuze’nin bahsettigi duyumsanabilir göstergeler ve sanat göstergeleri kayip zamanin izinde’den verdiğiniz alıntıda gerçekten kendini hissettiriyor okuduğunuz anda.. Ayni duygulari hissedenlerin bu kitabı kütüphalenerine eklemeleri gerek.

Yorum Yapmasam Olmaz :)