KONRUL KUŞU YERALTINA İNDİĞİNDE

“Yaşamak, dünyadaki en nadir şeydir. Çoğu insanın tek yaptığı ise yalnızca mevcut olmaktır.”

– Oscar Wilde

Plak cızırtısı. Müzik yok. Sessiz bir gece. Çaylar bardaktadır. İki ayrı köşeye, duvara yaslı oturmuştur iki hikâye anlatıcı. Ekmek parasıdır. Hüzündür. Boşluğa savrulan yumruktur. Yine de olmuştur ve olsundur. Boğazını temizlemeye bile gerek duymaz. Öteki hazırdır. Dinleyecektir. Görevi budur. Ve anlatmaya başlar. Sıkça durur. Düşünmek için değil, hatırlamak için güç toplar. Çayından aldığı geçmiş zaman yudumlarını tekrarlamasında bile samimiyet vardır. Fazladan cümleler kurmak istemez. Afili laflardan da pek haz etmez zaten. Uyum sağlayamaz. Sıkılır. Özler. Özlediğini belli etmemek için karamsarlığından bahseder. “Neden varım?” diye sormaya cesaret edemediğinden, “neden yok?” diye sorar. Cesaret derken… Sorusu, sormak istediğinin anlamını düşürür mü diye kıyamaz. En zor şey, tutup kaldırmaktır çünkü. Bilir bunu. Tutunmak, tutulmak ister. Yoksa narin bir anı kayıp gidecektir ellerinden. Gözlerini tavana diker. Bulamaz. Yere indirir. Arayamaz. Böyle olamayacaktır, yudum kalmak gereklidir. Fazlalıklarını budar. Tek bir gövdede milyonlar olmalıdır.

yeryuzune-rest-emre-gurdalBir alıntı: “Geriye ne kaldıysa. O.

Uzun yolda, otobüste, herkes uykudayken, zorbela, güçsüz bir lambanın ışığında okunan bir kitaba benzeyen bir sesi vardır. Homurtu derinde, horultu dibinde, sükûnet ise uzakta bir siyahlık içindedir. Duymak için yakınlaşmak gerekir. Ama sayfa sesi duyulmaz. Öksürükleri vardır. Midesine yolladığı değil, midelerine girdiği ilaçları vardır. Kanında akan zehirlerde kıvrılan virgülleri vardır. Virgül, nokta olur. Devam edemez. Ve bazen asabidir. Varoluşçuluğuna verip geçiştirirsin de öfkesi en çok dinliyormuş gibi yapanadır, fark edersin. Terlersin ama mecbur hissedersin kendini, -daha da çok, borçlu hissedersin- dinlemeye devam edersin. Aslında dinlemesen de olur. Çantasını alıp, bıkkın değil belki ama en azından sıkkın halde birazdan çıkacaktır. Özden önce gelir. Çiviler bir şeyler, doğrulmaya çalışan bedenini. Sivri… Aradaki kitap kadar mesafede ağırlık görülmez. Kitap kaybolur. Ses kalır.

Bir alıntı daha: “…Akdeniz’de kesin yağmur var. Ben öyle ağırım ki kanatlarıma.

İçinde yalnızlıkla şişmiş bir kargadır artık. Gücü yoktur. Her şey anlamsızdır. Yeraltından Notlar’ın isimsiz kahramanı fırlasa gelse yanına, emin olun iyi hissetmez. Geçmişte kalmıştır çünkü isimsiz. Sarı çıyan ise aksine, etten ve kemiktendir; bugünün dünüdür. Ayağında pabuç olsa da yalınayaktır, olmasa da. Anlatısında parmak arasına sıkışan çakılların sesi vardır. Yukarıdaki acıdan sıyrılamamaktan veya umursamamaktan, eğilip de bir temizliğe girişmez. Dağınık bırakır. Onun için düzelmek de kolaydır ama gereksizdir. Yalındır, sadedir. Şirin görünmeye çalışmaz. İstese yapar hâlbuki. Dilenmeye saklar. Dilenciliğini anlatırken bile o kadar yalındır ki seni sana anlatır. Bir yerden sonra kendini dinlemeye başlarsın. Sarı çıyanın büyük şansıdır. Kim dinlerse dinlesin, onu en iyi hep en son dinleyen anlayacaktır. Dilenciliğinle yüzleştirir. Şahitlik bekler. Arsızdır. Farkındadır. İki eliyle bir anda omuzlarından sarsıp insanlığı, “geri zekâlılar! Yandan zekâlılar!” diye haykırarak patlayacak gibidir. Sırası budur bu işin, önce üşünülür, sonra üşütülür, en son üşüttürülür. Bakmayı bilirsen orada, derinde sinsi bir oyun vardır. Kaçmak ister aslında. Bir yandan yakalanmak ister. Ulaşılamayacak güzellik içini burksa da en güzel halini uyurken bulur. Kapsar. Uykuda bütünleşir, rüyada saklambaç oynar. Ölüme en yakın zifiri karanlıkta, kaybettiği ışıklarla hayata sarılır. Öğüt vermez. Sen olur. Ben olur. Biz olur. Ne çeker ne de iter. Sen ol ister. En çok da onun kendisi olmasına izin vermeni ister. Çağın tükürüğüdür. Yere ulaşmaz. Havada asılı kalır. Uzayda kendin olmak kolaydır çünkü. Koşarken ya da uçarken çarpabilirsin ona. Üstüne basamazsın. Ama uzayda şefkat yetişmez ki… Ağacı vardır belki ama kökü yoktur. Şefkat sadece toprağa basar. Ve çıyanlar gibi, büyüğü zehirlidir. En fazla zehri kendi damarlarında taşır. Güvenmez.

Son alıntı: “Sen bir elin kalbimde, omzumda uyurken. Ben hayatımı film gibi izlemiştim sabaha kadar. İlk defa kahramanlığım mutluluk yaratmıştı. Tamdım. Ne güzel bir geceydi ölmek için. Zamanın ve mekânın dışında. Ne arzu ne pişmanlık herhangi bir şey için. Ne yalnızlığı, tastamamdım.

Sonra, sonra hiç yaşamasaydım. Uzaydan yeryüzüne düştüm. Bir hayalettim. Ne yalnızlığı artık, yapayalnızdım.”

Sarı çıyanla kitabın aradan kalktığı bir okuma (dinleme) gecesinin ardından, Sarı çıyanı düşleyenle, Emre Gürdal’la da görüştüm. Düşlemeye devam ediyor ve devam kitabı üzerinde çalışıyor. Sarı çıyanın hepinize selamı var.

Haftaya görüşmek dileğiyle…

(Yeryüzüne Rest, Emre Gürdal, Kolektif Kitap, 102sf.)

M.Salih KURT

mustafa.salih.kurt@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)