KÖTÜ ÇOCUK VE SON ARZUSU

Teninde böcek yürüyormuşçasına, kaşındırıyordu tutkusu. Dört duvar arasında, yağamayan gri bir buluttu Sade. Marquis de Sade! Hayatının yirmi yedi yılını hapishanede geçiren Marki’nin, diğer günahkarlardan ayrıldığı yegane nokta; başı darda olsa dahi, yaptıklarından asla pişman olmayışıydı.
Marquis-de-Sade-hapishane“Papaz:
… insani zaaflar ve güçsüzlükler sonucu sürüklendiğiniz günahlarından dolayı pişman mısınız?
 
Can Çekişen Ateist:
…Doğa tarafından çok canlı tatlarla, çok güçlü tutkularla yaratılmışım; bu dünyaya kendimi bunlara adamak ve bu tutkularımı tatmin etmek için geldim ve yaradılışımın bu sonuçları, yalnızca doğanın temel tasarımlarıyla ilintili gerekliliklerdir. Ya da istersen şöyle söyleyeyim, benimle ilgili kurduğu tasarımların türevleridir sadece, hepsi onun yasalarına göredir, onun tüm gücünü tanıyamamış olduğum için pişmanın yalnızca… Sizin saçma öğretileriniz yüzünden körleşerek arzularıma meydan okudum, oysa bu arzular bana ilahi bir ilhamla ulaşmıştı.”
Kafekültür Yayıncılık tarafından dilimize çevrilen, Marquis De Said’in kaleme aldığı; Can çekişen ateist ile papazın konuşması adıyla Türkçeleştirilen eser, kitaptan çok bir kitapçık mahiyetinde… Önsöz yazısının olmaması ve eserin kronolojik konumunun dahi belirtilmemesi, yayıncılık anlamında menfi olarak görülebilse de, edebiyat tarihi açısından öneme haiz bu metni, dilimize kazandırması açısından yayınevini kutlamak gerek…
Söz konusu metin, 1782 yılında Sade tarafından hapishanede yazılıyor. İdama mahkum bir ateist ile, onun günahlarından arınması ve affedilmek için Tanrı’ya yakarması adına tebliğde bulunan bir papazın kısa diyalogundan oluşuyor. Sade, ateistin ağzıyla kendi fikirlerini ve felsefesini kağıda döküyor. Yine idama mahkum bir hükümlüyken… Bu sebepten metin, otobiyografik bir muhteva da kazanıyor. Kitap hacimce kısıtlı olmasına karşın, papaz ve ateistin düellosundaki esaslı sorularla; derin bir felsefi tartışmanın kapılarını aralıyor. Bilhassa ateistin, yüzyıllardır süregelen ve nice düşünürlerin kendilerince cevap aradığı soruyu papaza ve onun şahsında tüm ilahi kaynağa dayalı doktrinlere yöneltmesi, okuyanın zihninde soru işaretleri yaratıyor:
can-cekisen-ateist-ile-papazin-konusmasi-marquis-de-sade
“Sahiden de büyük insanmış. (Yaratıcıyı kastederek) Peki o zaman, madem bu adam bu kadar güçlü senin bozulmuş olarak nitelediğin bir doğayı neden yarattı?”
Yalnızca, “Tanrı’nın doğayı neden yarattığı” sorusu bile meraklı okuyucuyu; çok farklı kaynaklara, muhtelif fikir tartışmalarına taşıyabilecek nitelikte…Sade, toplumun doğası gereği kolay yıkılmayan, değişime direnen ve varlığını uzun süre devam ettiren sosyal yapılar kurduğunu ancak bu yapıların doğaya aykırı olduğunu savlıyor. Çünkü ona göre doğa, yapısı gereği yıkıcıdır. Referans noktası daima doğa oluyor Sade’ın! Ve doğanın insandaki yansıması olduğunu düşündüğü iç güdüler… Şöyle söyleyecektir: “Hayır inanmıyorum, sebebim de çok basit, bir insan anlamadığı bir şeye kesinlikle inanamaz. Anlayış ve inanç arasında aracısız bağlar olmalıdır; eğer anlayış devrede değilse, inanç ölür ve eğer böyle bir durumda inandığını söylüyorsa yalan söylüyordur. Bence sen de inanmaktan vazgeç, çünkü onu bana kanıtlayamayacaksın, çünkü onu bana tanımlayabileceğin kadar içinde değil senin, çünkü aslında sen de onu anlamış değilsin!” Sade, “Dinler Felsefesi” kitabında daha da ileri gidecek ve bütün dinleri şeytanın eseri olmakla suçlayacaktır.
Tanrının varlığına ve yarattığı düzene inanmayan Sade’ın, dinleri yine teolojik kaynaklarda geçen “şeytan” tabiriyle tanımlaması bir tezat elbette…Aynı metin içindeki başka bir çelişki ise, Sade’ın “insan anlamadığı şeye inanmaz, ben yalnızca apaçık olana inanırım” düsturundan hareket edip; sonrasında doğanın meydana gelişini, “…sonuçta her şey ilksel bir nedenin türevi olabilir, bu ilk nedende ne akıl, ne bilgelik olmaksızın” diyerek, doğanın nedenselliğini akılla izah edilemez bir gerekçeye dayandırması…
Goethe, “Faust” adlı o muazzam kitabında, insanın şeytanla pazarlığını oldukça lirik bir dille anlatır. Sade ise, şeytanla pazarlık masasından çoktan kalkmış; onu kontrolü altına almıştır. Düşünce düzleminin çizgileri, son derece kesin ve nettir. Tasavvuf alimleri, “hırsız zengin eve girer” veciziyle şeytanın ruhunda iyilik olanlara daha çok yaklaştığını ve vesvese verdiğini ileri sürerler. Sade’ın hırsızı ise artık ev sahibidir.
Tüm bunların yanı sıra, Sade’ın sahip olduğu özellikler; onu “kusursuz dürüst” sıfatına da eriştirmiştir. “Ya beni öldürün, ya da böyle kabul edin; çünkü ben buyum!” diyen odur. Belki de kendisini, doğa dışında hiçbir ahlakı ve yaşam biçimini kabul etmeyip; nihilist olmaya vardıran tek bir etken vardır: Sefahat düşkünlüğü! Kitabın sonunda, papazın ateist karşısında yetersiz kalışı ve insani zaaflarına teslim oluşu, yine bu sefahat düşkününe yaraşır bir sonla karikatürize edilmektedir:
 JUSTINE-ERDEMIN-FELAKETLERI-MARQUIS-DE-SADE-2
“Can çekişen adam zili çaldı, kadınlar içeri girdi ve vaiz onların kollarında doğa tarafından bozulmuş bir adama dönüştü, bozulmuş doğanın ne olduğunu nasıl açıklayacağını bilmediğinden” Bu paragraf Sade’e göre, ateistin hem ölmeden önceki son arzusu hem de zaferidir.
Sade, kendi hayatında ise; ne yapıp edip idamdan kurtulacaktır. Uzun yıllar hapis hayatı yaşayan kötü çocuk, zindanda kaldığı yıllarda en önemli eserlerini verecek ve binlerce sayfalık pornografi yazıları yazacaktır. Bu romanlarının arasında, ünlü Justine romanı da yer almaktadır. Bu romanlarda kırbaçlama makinesi, tecavüz makinesi gibi sıra dışı buluşlarına da yer vermiştir. Yazılarında en belirgin yan ise, bütün kadınlara karşı kin kusmasıdır. Özellikle de kendisini ele veren kayınvalidesine… Romanlarında bir nefret duygusu hep olmuştur. Annelerine karşı nefret hisseden erkek karakterleri romanlarında kullanmıştır. Annelik kavramına şiddetle saldırmıştır. Onun belki de tek istisnası, karısı Renee-Pelagie de Montreuil’dir; nam-ı diğer Markiz…
( Not: Sevgili okur, Sıbylle Knauss’un Sade ile karısının hayatını anlatan romanı, Markiz hakkında yazım; Aydınlık Kitap’ın 17 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)
 marquis-de-sade-kırbac
Sadizmin kurucusu olarak kabul edilen Marquis De Sade’ın, bu esaslı felsefeci, edebiyatçı ve pratisyenin, çelişkileri ve çürütülebilir tezleri olsa da, insan zihninin karanlık noktalarına yönelttiği sorular bir hayli sarsıcı… Bu açıdan ve Sade’ın kendi düşünsel kronolojisinde yer alması bakımından raflarımızda olması gereken bir metin, “Can çekişen ateist ile papazın konuşması”… Yalnızca otuz bir sayfalık bu kitabı tek solukta okuyacak ancak yarattığı dalgalanmada uzun süre demir alamayacaksınız!
Çünkü kitap, karanlığa gönderilmiş bir mektuptur…
( Marquis de Sade, Can çekişen ateist ile papazın konuşması, Kafekültür Yayıncılık, sayfa:31, çeviren: Asena Yalınız )
Dağhan Dönmez
daghan_donmez@mynet.com

3 Comments

  1. Anonymous says:

    Bu Kötü Çocuk’un hayal dünyası çook zengin. Kitaplarını okuyunca bunu görebiliyorsunuz. Sade kitaplar yalın, net, akıcı ve sürükleyicidir. Hiç sıkılmazsınız okurken. Hatta devamında sizde Kötü Çocuk olduğunuzu hissedersiniz 🙂

  2. Sefahat says:

    Bu adamın öldürmüş olabileceği kadınlar varmış. Bazı kayıtlara göre seks partileri sırasında kadınları öldürür ve onlar üzerine deney yaparmış. Ancak kendi döneminde de suçları çok aşırı abartılmıştır. Bu nedenle gerçek durumu bilemeyiz. Ayrıca resmi kayıtlara göre kendisinden davacı olan fahişe kadınların ifadelerinde de çelişmeye rastlanmıştır.

  3. jazz says:

    Sefahat, onlar aslında efsane de olabilir. O dönemde böyle bir kişi hakkında çok fazla dedikodu yayılır ve büyüyebilir. Üstelik bu kişi soylu bir marki. Kayınpederi kralın yakını.
    Karısına yazdığı bir mektupta şöyle diyor; “Ben bir sefahat düşkünüyüm. İnsanın bu alanda hayal edebileceği herşeyi hayal ettim, ama hayal ettiğim herşeyi hiçbir zaman yapmadım ve asla yapmayacağım da. Ben bir sefahat düşkünüyüm ama katil ve suçlu değilim”

Yorum Yapmasam Olmaz :)