KUBBENİN ALTINDA İNSANLIK SINAVI

Stephen King’in çok-satan romanından aynı adla uyarlanmış ‘Under the Dome’ (Kubbenin Altında), ‘The Walking Dead’ ve ‘Revolution’ gibi yapımlarla aynı tematik havuzda değerlendirilebilir. FX’te gösterime giren bu dizide de insanlığın geleceğine yönelik kaygı ve ümitsizlikten beslenen ‘disütopik’ bir hikâye söz konusu. ‘Disütopya’ çağın karakteristiği denilebilir. Yerli karşılığı en etkileyici şekilde Nazım’ın “Güzel günler göreceğiz çocuklar” dizesinde bulunan, bir zamanların ütopik gelecek tahayyülleri çoktan tükendi. O yüzden ne kadar fantastik olursa olsun bu türden kurgular, dünyanın hayli çalkantılı ve endişe verici gidişatıyla titreşimli bir inandırıcılık halesi de yaratarak ürpere ürpere ama ilgiyle izleniyor. Ne ses ne de en güçlüsünden füze geçirir (o yüzden yıkılması-parçalanması olanaksız), şeffaf bir esrarengiz bariyer, Chester’s Mill adlı kasabanın üzerine kâbus gibi çöker. Kasaba adeta cam fanusu andıran bir ‘Kubbe’nin altında kalmıştır. Komşu yerleşmeler, içerisinde yaşanılan şehir, ülke ve tabii bütün dünya ile bağ bıçak gibi kesilir.

under-the-dome-stephen-king-kubbenin-altinda1

İlk bölümde ‘Kubbe’ indiğinde ortadan dehşet verici şekilde yarı parçası dışarda diğeri içerde kalacak şekilde parçalanan sığır gibi, kasabanın içinde kalan insanların hayatı da, fiziksel değil tabii ama kültürel anlamda ikiye bölünmüştür. Sadece sevdiklerinin, yakınlarının dışarıda kalmış olması açısından değil. Tüm dünyayı iletişim-ulaşım teknolojisindeki muazzam gelişmelerle ve bir ‘elektronik ağ’ sayesinde kendine yaşam alanı yapmış insan, tüm bu olanakların kesilmesiyle bir parçalanmışlık hali yaşar. Ama daha önemlisi, kıstırıldığı kubbenin altında hanidir unuttuğu, su, ekmek, hava gibi en doğal yaşamsal ihtiyaçlarıyla yüz yüze gelir. Ve bunların temininde kendi dışındaki herkes rakip ve tehdittir artık.

under-the-dome-stephen-king-kubbenin-altinda2

Bu anlamda ‘Chester’s Mill’in üzerine düşen ‘Kubbe’nin aslında insanın kendisine inşa ettiği bir başka ‘kubbe’yi parçaladığı düşünülebilir. Aynı zamanda insanın ‘ikinci doğası’ olarak tanımlanabilecek ‘kültür’dür bu kubbe. Biz, adına kültür denilen korunaklı fanus içerisinde on binlerce yıldır doğanın diğer canlılara getirdiği sınırlılıklardan azade yaşar olduk. Onun koyduğu yaşamsal koşulları unuttuk, ona yabancılaştık. Dizideki ‘Kubbe’, bu korunaklı fanusu parçalayarak bir bakıma da çoktandır farkına varmaz olduğumuz doğal-biyolojik gerçeğimizi yüzümüze çarpıyor.

Bu tür kurgularda kalıplaşmış ‘seçenek ikilemi’ burada da söz konusu. Bir, paniğin kaçınılmazlaştırdığı gözü dönmüş bir bencillikle herkesin herkese saldırdığı bir kaos… İki, her şeye rağmen, insanlığın tarih-öncesine kadar giden en zor zamanlarından beri süregeldiği üzere, birlikte, koordine ve dayanışma içinde kurtuluş yolunda bir toplumsal örgütlenme. Çoğunluk birinci seçeneğe kaptırsa da birileri ikinci seçeneği işlerliğe sokmak için çaba harcayacaktır ki dizide de öyle oluyor. Tabii bunun beraberinde gelen bir başka ‘dert’ eşliğinde: Felaket karşısında örgütlü hareketin lideri olmak ama bu liderlikten egemenlik çıkarmamak; çıkarmak isteyeni de dizginlemek!.. Dolayısıyla burada da tıpkı diğer benzer yapımlarda olduğu gibi gözler önünde ‘adrenalin’e oynanırken arka plânda insan toplumsallığının en eski ama hiç eskimeyen bu türden sorunları üzerine düşünmeye çağrı var.

Dara düştüğümüzde insanlığımızdan elde kalan nedir? Evet, kubbenin altında cevabı aranan soru bu…

( Bu yazının bir benzeri 06.03.2013 radikal.com.tr internet sayfasında yayınlanmıştır.)

Tayfun ATAY

tayfun.atay@radikal.com.tr

Yorum Yapmasam Olmaz :)