LALİ BERTE’YE MEKTUPLAR

22 YIL SONRA YENİDEN …

Seni hiç unutmamıştık Lali Berte

Bazen bir kitap gelir ve “iyi ki geldin” demekten geri duramazsınız. Sonda söylenecek sözü başta söyleyelim: “Lali Berte’ye Mektuplar” iyi ki geldi. Değeri okuyabilenlerce bilinen ama hakettiği kitleye ulaşamayan bir kitap “Lali Berte’ye Mektuplar”. Aradan geçen uzun bir süreden sonra Mecit Ünal’ın güçlü kaleminden dökülmüş bu yapıt Alakarga Yayınları tarafından geçtiğimiz hafta okura sunuldu. 1992 yılında yaptığı ilk baskısı kısa sürede tükenen ve sahaflarda dahi bulunamayan kitap olarak efsaneleşen “Lali Berte’ye Mektuplar” bekleyenlerini sevindirdi, kitaba yetişemeyen bir kuşak için ise keşfedilmeyi bekliyor.

Genel yayın yönetmenimiz Haldun Çubukçu’dan duymuştum ilk olarak “Lali Berte’ye Mektuplar”ı. Haldun Abi; “Mecit Ünal acaba bu hafta neler yazdı diye merak eder, sırf ‘Lali Berte’ye Mektuplar’ yazısını okuyabilmek için şehre inip dergiyi alırdım” demişti.

Mecit Ünal 11 yıllını siyasi suçlu olarak bulunduğu cezaevlerinde geçiriyor. 19 yaşında girilen cezaevi yılları bitip dışarı çıktığında 30 yaşında. Türkiye’yi cezaevi sürgünlerinde gezen Ünal, o yıllarda ilk olarak Demokrat, daha sonra da Sokak dergilerinde olmak üzere “Lali Berte’ye Mektuplar” başlığıyla haftalık ya da aylık olarak anlatı metinlerini yayımlar.  Daha sonra bu yazılar 1992’de Alan Yayıncılık tarafından kitaplaştırılır. Farklı konularda ilerlemez bu yazılar, her yazı bir öncekinin devamı niteliğindedir.

Haldun Abi’ye kitabı nasıl okuyabilirim dediğimde, baskısının olmadığını öğrendim. Mecit Ünal’a sorduğumdaysa, kendisinde dahi bir adet olduğunu söylemişti. İnternetten aradığımdaysa ellerinde bulunan “Lali Berte’ye Mektuplar” kitabını satışa 200 tl’den sunanları gördüm. Kitap üzerine fazlasıyla etkileyici yorumlar vardı. Çöp kutusunun yanına neden atıldığını bilemediği kitabı merakından açıp, şöyle bir karıştırdıktan sonra elinden düşüremeyenden tutun da askeri kütüphanede şans eseri başlayıp kitabı başucu kitabı yapana kadar birçok merak uyandırıcı ileti. Büyük yayınevlerinin piyasaya sürdüğü kitaplardan biri değildi, yazar piyasanın metalarından, adını her yerde duyduğumuz kişilerden değildi… Buna rağmen kitap, gücüyle okuru etkilemişti, önemsediğim şey de tam olarak buydu: Makyaja bulanmamış bir eserle karşılaşmak. Beklentim oldukça büyüktü ama kitaba ulaşmak imkansız gibiydi. Bundan çok kısa bir süre sonra masamızda “Lali Berte’ye Mektupları” görmek büyük mutluluk oldu.

İnsanın elinden düşüremeden okuduğu, hem bir sonraki sayfaya geçmek isteyip hem de kitap bitiyor diye üzüldüğü yapıtlarla karşılaşması değerli bir duygu.  “Bir kitabı bitirdiğinizde o kitabın yazarı keşke benim arkadaşım olsaydı, diyorsanız o iyi bir kitaptır” demiştir ya hani Salinger, size “Lali Berte’ye Mektuplar”ı öneriyorum.

Kitabı bitirdiğimde rastgele sayfalardan tekrar okumalar yaptım. Her sayfada tekrar sürükleyiciliğe kapıldım. Belirtmeliyim ki edebiyatımızda iyi eserler sayılırken atlanamayacak kitaplardan biriyle tanışmıştım.

Gerçekçi bir metin, lirik bir anlatım

Düzyazı metin yazarlarının aynı zamanda iyi şair olabilmeleri zordur, ama iyi şairlerin iyi birer düzyazı yazarı olabileceğini düşünmüşümdür hep. “Lali Berte’ye Mektuplar” bana bunu ispatlamış bir eser. Gerçekçi bir metin, lirik bir anlatımla çok başarılı bir şekilde okuru sürüklüyor.

Kitapta bir bölümde üç kişi bir masada oturur ve bardaklarında şarap vardır. Kadehler kaldırılır ve ” aşka içelim” denir. Ali “ama aşk yok ki” der. “Çünkü özgürlük yok”. Kitapta hem aşkın hem özgürlüğün peşinden koşar okur. Bütün bir coşkuyla ve içten bir naiflikle… Anlatının sahibi, baş karakterimiz Ali, kendisi yapar bizi. Onun yalnızlığı oluruz, onunla birlikte ararız güzel bir dünyayı, kalabalık meydanları, özgürlüğü… Sıkışmışlığımızı onunla duyumsarız, onunla cezaevinin bahçesinde yağan yağmurun altına ayakkabılarımızı çıkarıp gireriz, bize deli derler, Ali’ye dediler çünkü ama içimizdeki o özgürlük tutkusunu ve her şeye rağmen yaşama, hissetme becerisini Ali’yle yakalarız. Anlam veremediğimiz o kadar çok yanlışlık, o kadar çok haksızlık vuruyor ki hepimize, ve çaresizlik zaman zaman ele geçirir insanı, ama Ali’nin de dediği gibi;

“Kuşkusuz yaşamak, nasıl olursa olsun, her koşul altında güzel olduğu için değil; bir gece, hadi, dedikleri vakit kirpikleri titremeden yürümek; ve Eskişehir tabutluklarından, koltuğumuzun altında Yaraltından Notlar, ağzımızda delikanlı bir ıslıkla çıkmak için de, “düşmana inat/ bir gün fazla yaşamak” zorundayız. Ve seninle köşe bucak kaçarak değil, kentin en kalabalık yerinde, herkesin içinde öpüşmek için bile, ve sırf bu nedenle ve sırf bunun uğruna, her koşulda dimdik ayakta kalmayı sürdürerek, yaşamak zorundayım ben de. “

İnsanlar sokaklara, sokaklar meydanlara

Cezaevinde hayali bir kadın imgesine anlatır Ali her şeyi. Lali Berte’yi bekler, onu özler, derdini onunla paylaşır, ütopyasını, çaresini ve çaresizliğini de. Lali Berte aşktır evet, bir sevgilidir, dişidir. Hem geçmiştedir, hem şimdide, hem de gelecektedir. Lali Berte’ye şöyle yazar Mecit Ünal; “Ne tuhaf değil mi? Sen bu mektubu okurken, yeryüzünde artık hiçbir cezaevinin kalmadığını- şimdi her biri birer müze- zinciri, copun ve bütün işkence aletlerinin; insanı büyük yürüyüşünden alıkoyan bütün baskıcı kurumların eski eserler müzesine kaldıralı yüzyıllar olduğunu biliyorsun da, ben yazarken bilmiyorum”. İşkencenin, zincirlerin, duvarların olduğu bir dünyadan seslenir yazar. Lali Berte gelecektir, özgürlüktür, arayıştır. Bir dişi imge üzerinden bir sosyalizm özlemidir resmedilen. Ve birgün insanlar sokaklara, sokaklar meydanlara dökülecektir ve sevgiliye kırmızı bir gül verilecektir. Olacaktır bu, göreceksinizdir.

Siyasetin, ideolojinin aşkla bağlamlanmış en şiirsel anlatımlarından birini sunmuş Mecit Ünal okura. Hatta sevgiliye hediye edilebilecek en güzel kitaplardan birini de. Reklam bulamacından sıyırarak, gerçekten edebi gücü yüksek ve idealist tutkusu olan kitaplara hasret kaldığımız bu günlerde, bütün umutsuzluk şartlarına rağmen, “aramak” gibi uçsuz bucaksız ve her daim diri bir umutla her çağda edebiyatımızın başucu kitabı olabilecek değerde ve nitelikte bir yapıt.

Bu yapıtın yaratıcısı Mecit Ünal ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

-Lali Berteye mektuplar senin 11 yıllık cezaevi sürecinde yazıldı. Yalnızlık ve Lali Berte arasında nasıl bir bağlam vardı? İçerdeyken neyde güç bulur insan?

Bağlam deyince şöyle bir şey geliyor şimdi aklıma; Lali Berte, evet, benim de yalnızlığımı paylaşan bir imge oldu baştan beri. Ama ben onun bir imge olduğunu, imgeye dönüşmüş olduğunu diyeyim, biliyordum. O çocuk (Ali) bilmiyordu bunu. Sayfalar dolusu yazıp durması onu gerçek sanmasındandı. Aklıyla, gerçek olmadığını bildiği anda bile yüreğiyle böylesine olmayan bir gerçeğe sarılıyordu. Ama zaten başka yolu da yoktu çünkü bakarsanız. Düşünsenize, 12 Eylül gibi bir zulüm düzeni yetmiyormuş gibi hemen ardından bir de inandığı sosyalizmin yıkılışı… Kime sarılacak, neye tutunacak bu çocuk? Çevresinde bir sürü kendi gibi insan var ve pek çoğu ne yapacağını, ne yöne gideceğini bilemez durumda, yalnız. Lali Berte işte bu yalnızlıktan doğdu. Daha doğrusu, bu yalnızlığı yıkma, bu yalnızlıktan çıkma düşüncesinden, bir duvar çatlağında hayat bulan hüdayı nabit gibi. İçerde neyden güç alır insan diye sordun ya, cevabı işte bu. Duvar çatlağında hayat bulan bir bitkiden! Çünkü bildiği ve hâlâ inandığı her şey o bitkinin yaşama direncinde toplanmıştır. Hamasi sözler etmeye gerek yok; toplumsal-siyasal idealleri olan insan tek başına kaldığında dahi en küçük yaşam belirtisinde bulabilir, yeni baştan kurabilir, yapabilir kendisini. Çatlaktan baş veren o minik yeşillik tutsağın imgeleminde bir anda dalları tüm dünyayı kaplayan bir akasya oluverir. Bu imgeye dayanarak her türlü baskı ve zulme kafa tutabilir, yıllar ne ki, yüzyıllarca yatabilir, ömrü yetsin yeter ki.

-“İyi bir sosyalist olmak için önce iyi bir idealist olmak gerekir.” diyorsun. 80’lerden bugüne bir şeylerin değiştiği açık. Sosyalistler ütopyalarını kaybediyor mu günümüzde?

Evet, maalesef durum bu… Birbirini bütünleyen iki olay neden oldu bence buna. Birincisi 12 Eylül darbesi, ikincisi Rus sosyalizminin yıkılması. 12 Eylül sendromu gene de şöyle ya da böyle atlatılabilirdi belki ama, iyi veya kötü, doğru veya yanlış, reel ya da değil Sovyet deneyiminin hüsranla sonuçlanmasının bizi bu denli derinden etkileyeceği hiç düşünülmedi. Aradan yıllar geçti, taşlar yerine oturdukça gördük ki, bir zamanlar en hızlı sosyalist olanlar asıllarına rücu etmiş, etnik, dinsel ya da mezhepsel köklerini keşfetmiş yönlerini oraya dönmüşler. Şurda burda, feysbukta filan sosyalizmi,  “eski günleri” ağızlarından düşürmeyenler, sosyalist olmanın baş koşulunun emperyalizme karşı olmak olduğunu, işçileri, köylüleri halkı unutmuş, reddettikleri her şeyi kabul, kabul ettikleri her şeyi de reddetmişler.

-Duvarların arasında yazıyorsun bu mektupları ve Berlin Duvarı yıkılıyor tam da bu süreçte. Ama bir de görünmez duvarlar var. Hangi duvarlar yıkıldı Mecit abi geçen sürede ve hangi yenileri örüldü dünyamıza? 

Berlin Duvarı dışında bir duvar yıkılmadı aslında. O zaman da yazdığım gibi, yerine daha sağlamları kurulduğu için o duvarın da yıkıldığını söyleyemeyiz pek. Bugün buradan bakınca, o gün olan biten her şeyin sanal olduğunu düşünebiliriz. Her şey yerli yerinde duruyor. Emperyalizm sadece tahkim etti yıkılıp dökülen yanlarını. O gün Polonya’da, Romanya’da, Yugoslavya’da, bugün Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, yarın Türkiye’de olan, olacak olan budur. İsrail’in Batı Şeria’da yaptığı yüksek duvar bunun sadece küçük bir örneği. Duvar mı? İşte sana Işid duvarı! O kadar uzağa gitmeye de gerek yok. İşte sana Işid’i hiç de aratmayan nice hayatları katleden Hes duvarı, termik santral duvarı, üçüncü köprü ya da beşinci havaalanı duvarı. Tam sayısının açıklanmadığı maden işçisi yerin yedi kat dibinde gömülüyse, aynı yerde bir gecede 6 bin zeytin ağacını katlediyorsa bir şirket ve buna karşı hiçbir şey yapılamıyorsa orada aşılamayan çok büyük duvarlar var demektir ki Işid’in katliamlarından ne farkı var bunların? Avrupa’nın en büyük adalet saraylarını yap dur boşuna, bu da bir duvardır sonuçta içinde adalet yoksa!

Sınır koşulu sınırsızlık olan özgürlük ve aşk

-Lali Berte’ye ulaşabilecek miyiz? Hiç bulamayacak mıyız, yoksa bulsak da yeni bir Lali Berte mi yaratacağız? Sen n’aptın Mecit Abi, hâlâ arıyor musun?

Evet arıyorum, arıyoruz… Sadece arıyoruz biz. Bazen bulur gibi oluyoruz, ama bunun bir yanılsama olduğunu anlıyoruz az sonra. Ama yılmıyoruz, bireysel ve toplumsal olarak aramaya yeniden başlıyoruz. Yaptığımız her şey, yürüyüşler, protestolar, bir araya gelmeler, ayrılmalar, kazandığımız haklar, başardığımız işler, devrimler onu aramaktır. Salt bir kişinin değil bütün bir insanlığın macerasıdır aslında bu. İyi ve güzel olan her şey, aşk, özgürlük, bağımsızlık, cumhuriyet, demokrasi, sosyalizm… Lali Berte budur. Biz yaşadığımız yerde, ülkemizde, dünyada arıyoruz; bizden sonrakiler bizim bıraktığımız yerden sürdürecekler. Çok yakın bir gelecekte insanlık yıldızlarda arayacak onu. Lali Berte bir ülkeyle, dünyayla, kafamızın içindekilerle sınırlı olmayan bir özgürlüktür ve aşktır çünkü. Sınır koşulu sınırsızlık olan özgürlük ve aşk.

Günü neden 48 saate çıkarmıyoruz ki?

-“Seviyorum beklemeyi. Bir heykel gibi kıpırtısız, tüm bir beklemeye, beklemenin kendisi olmaya adanarak burda duruyorum. İşte’yim.” diyor kitapta. Anlatıcı Ali’de gerçek senden büyük bir pay var. “Aramak ve beklemek” bu kitapta iki önemli kelime bence. İkisi de fazla yorucu değil mi? Yorgunluğumuzu nasıl kenara bırakacağız?

Yorucu ama güzel! Zaten bu denli yorucu olmasa bu kadar güzel olmazdı! Çünkü bu kadar güzel olan bir şey ancak bu denli yorar insanı. Yorgunluğumuzu bırakamayız ama. Dinlenmek için başka bir şeyde, başka bir yerde ararken ve beklerken yorularak dinleneceğiz. Ben öyle yapıyorum. Okurken yorulunca yazarak dinleniyorum, duvar örerken dinlenince zeytin silkerek yoruluyorum. Sonra alıyorum bağlamayı; “beni sorma bana, ben ben değilem/bir ben vardur bende benden içeru”. Günü neden 48 saate çıkarmıyoruz ki?

-Aşk mı, ideoloji mi? Seçmek zorunda olsan hangisini seçerdin?

Aşksız ideoloji, ideolojisiz aşk olmaz! İdeolojinize, ki bu dünya görüşü demektir esasında, aşkla bağlıysanız eğer… değilse hobidir, hevesiniz geçer ideoloji de biter gider. Bunu aşk için de yineleyebilirim. Seçmeye gelince, ikisinden birini seçmek durumunda kalmadım hiç. İkisini birden seçtim hep. Yine de şimdilerde sevda kavramını çok daha önemli buluyorum. Aşk alkor haldedir, yakar, kül eder. Sevda ise akkor halde, ışıktır, yanar ve ışıtır. Aşk yakıp kül etmeden, yanıp tükenmeden sevda hali kazandığında, buna bir ömür yetmez!

-Lali Berte’ye Mektuplar’la ilgili bulunamayan kitap efsanesinde senin başına ne gibi olaylar geldi. Kitabı bulamayanlardan tepkiler aldın mı, ya da sana ulaşanlar oldu mu?

Kitabı çok arayan oldu, evet. Eşine, nişanlısına, arkadaşına, duygularını bu yolla açabileceğini düşündüğü kıza, erkeğe hediye etmek isteyenler… Bana ulaşabilenlere ilk zamanlar bendeki tek nüshadan fotokopi yapıp yolluyordum. Sonra baktım olacak gibi değil, hem masraflı hem de meşakkatli-köyden kalk bir saatlik yola git, telli dosya yaptır, kargoya ver, ooo, bir sürü iş! Arayan bulur, gerçekten arıyorsa bulacaktır deyip vazgeçtim bundan. Bu kitap, bu mektuplar baş belası inanır mısın? Okuyanın hayatını alt üst ediyor bir yandan da. Birçok nüshası kıskanç kocalar, sevgililerce çöpe atılmış, yırtılıp yakılmış, yasak bir kitap gibi gizli saklı okunmuş, sonra da saklanmıştır. Tevatür değil bu, inan bana. Benim bildiklerim var, başkalarından duyduklarım var… Tanışmalara vesile olduğu hoş durumlar, raslantılar da oluyor tabii bu arada. Bir tanesi şöyle, bundan yıllar önce iki genç dolmuşta aralarında kitap ve benim hakkımda konuşuyorlar. Ön koltukta oturan genç kız arkasına dönüp Lali Berte’den mi söz ediyorsunuz diyor ve oradan başlayan bir arkadaşlık… Hiç ummadığım yerlerde kitabın ve mektupların takipçileriyle karşılaştım. Büyük bir alışveriş merkezindeki kasiyer kız kartın üzerinde adımı görünce “siz o musunuz” diyor örneğin. Ya da bir banka memuru… Kendisini Lali Berte ile özdeşleştiren, Lali Berte’yi kendisine ikinci bir ad olarak seçenler… Bana bu adla mektup yazan da çok oldu. Hepsinin ortak yanı içlerine dönük mazlum, inandıklarına tutkuyla, aşkla bağlı olmaları. Hepsi de çok güzellerdi.

Lali Berte ve bir fotoğraf

-Nasıl karşıladın bütün bunları. Senin yıllar yılı mektuplar yazıp durduğun Lali Berte’ni birileri çıkıp elinden alıyor. Kızmadın mı, kıskanmadın mı ya da merak etmedin mi?

Merak ettim ama ne kızdım ne de kıskandım. Mektupları okuyan birçok kişi, ta içerdeyken daha sormuştur bana kim bu Lali Berte, is midir, cis midir diye. Lali Berte’nin bir sevgili imgesi olarak da dayandığı gerçek bir kişi -ve bir de bir fotoğraf- benim için hep vardı. Ama ben şu cevabı verdim hep soranlara; kim kendisini Lali Berte hissediyorsa odur.

-Kim bu gerçekten? O biliyor mu Lali Berte’nin o olduğunu, ondan doğduğunu?

Fotoğraftan söz edeyim sadece. Tam yılını hatırlamıyorum ama 86 veya 87 olmalı,  o yılın 1 Mayıs’ından gazetelere yansıyan bir fotoğraf bu. Fotoğrafta uzun, sarı saçlı mavi gözlü, benim aklımda öyle kalmış ya da ya da ben öyle hayal ettim, genç bir kız vardı. On on beş polisin arasında kolları ve bacaklarından tutulmuş, örümcek ağına yakalanmış bir kelebek gibi çırpınır haldeyken çekilmişti fotoğrafı. Aklıma geldikçe hâlâ ürperirim o fotoğaf; kesip saklamıştım, koğuş aramalarından birinde kayboldu sonra. Sonra ben onu Lali Berte yaptım. Benzer fotoğraf ve görüntüleri sonraki yıllarda da gördük. Hepsi Lali Berte işte… Ankara’daki protesto gösterilerinde tazyikli suyun üzerine yürüyen tiyatrocu kadın, o muhabir kız, Hüsna Sarı, Gezi protestolarındaki “kırmızılı kadın” … Hepsi Lali Berte: La Liberte, ÖZGÜRLÜK!

Gelecekteki bir kişi için yazıyordum

-22 yıl sonra yeniden Lali Berte ile okuruna ulaşıyorsun. Bir yazar için ilginç bir durum. İlk basıldığı zamanda bir bakıma yaşıtlarına ulaşan bir metindi, şimdiyse yeni bir kuşakla buluşuyor. Bu sende neler hissettiriyor?

İyi ki yazmışım diyorum şimdi yıllar sonra. Ama zaten böyle bir şeyi ancak, sadece ben yazabilirmişim, öyle geliyor şimdi bana bu. O çocuğu (Ali) taa içimde hissetmiştim çünkü. O ben değildi ama, ben sanki biraz oydum. Sadece tek bir kişi için, şimdi olmayan gelecekteki bir kişi için yazıyordum. İşte o bulacak okuyacak… Oysa kuşaklardan kuşaklara geçti. Belki daha da geçecek. Ve ben de yazmaya devam edeceğim. Belki 70’ime doğru, giderayak bir dizi mektup daha yazarım. Çünkü sonradan yazdıklarım , kitaba almadıklarım var. Çünkü daha çok var o özgür dünyaya ulaşmamıza.

(Lali Berte’ye Mektuplar, Mecit Ünal, Alakarga Yayınları, 208 s.)

Damla Yazıcı

dml.yzc@gmail.com

 

Leave a Comment

Eskimeyen Kitaplar