ODALAR

Odalar 

Otel odası

Loş ışığın sahte huzurunda, bir sığınma evi gibiydi bu otel odası. Yatağın üzerine rastgele bırakılmış eşyalarımın şaşkınlığı gözle görülüyordu. Alışkın olmadıkları bir savrukluktu bu. Yanı başımda duran kadını, belki bir daha görmeyecektim. Tıpkı bu odaya bir daha adım atmayacağım gibi. Şafak sökene dek, soluk soluğa sevişilen anlar, pencere ötesi hayatlarda inkar edilecekti. Bu kadından bir beklentim yoktu. Aynı müziklerden hoşlanmamız, annemi sevmesi, yemek yapabilme hüneri vb. hiçbir şey umurumda değildi. Anlaşılan o da benim ne kadar okuduğumla, ne denli hassas bir adam olduğumla ilgilenmiyordu. Bunun sebebini geç olsa da fark ettim. Her şeyin sırrı bu odadaydı. Duvarlardaki izler, uzak gezegen canlılarının parmak izlerini andırıyordu. Yerçekimsiz bir atmosferde olduğum kesindi. Bu odada kurallar başka türlü işliyordu. Hayatla olan ilişkim de, kadınla olan ilişkimden farksızdı. Birbirimize karşı sorumlu olmamaya karar vermiştik. Kıyafetimin ütüsüzlüğü ruhuma bulaşmıştı. Bu otel odası, hayata verilen bir es miydi? Yoksa, hayatın taarruzunda girilmiş bir korunak mı? Peki neden telaşlıydım? Beni korkutan neydi? İnsanların dünyevi hırslarından bıkmamış mıydım? Yaşamın anaforundan kurtulmak, kendimi uzak kıyılara vurmak istememiş miydim? Zamanın durduğu, kuralların alt üst olduğu, sessizliğin iktidarını ilan ettiği bu yer niçin ürpertmişti beni?

Sorgusuz sualsiz odadan fırladım. Bakışlarımı kaçırdığım insanların arasındaydım yine. Acizdim. Değerlerimin çöküşüydü bu. Tenimde göndere çekilmiş bir beyaz bayraktı. Teslim olmaktı. Dizginleyemediğim soluğumun gürültüsüyle köşedeki kitapçıya girdim. Uzun süre boş bakışlar vardı göz bebeklerimde. Birden kitaplar arasında, genç bir kadın yüzü gördüm. Güzelliği abartılıydı. Öylece durdum. Çıt desem bir şeyler kırılacaktı sanki. Sanki bu kristalize güzellik, tuz buz olup, dağılacaktı. Yörüngesine girmiştim artık. Bakışlarım sabitlenmiş, kök salmış, sinsice tenine karışmıştı. Bir an için bu güce karşı koymayı denedim. İmkanı yok, kurtulamıyordum. Aslında cennetin hep acı verici olduğunu düşünürdüm. O durağanlığa, o huzura nasıl dayanılabilirdi? Bu acıların en büyüğüdür, diye düşünürdüm. Ama o kadın bana cennetin güzellik olduğunu, farkında olmadan anlatıyordu. Çünkü, ancak güzellik durağanlığın tüm sıkıcılığına, tüm acısına rağmen bu denli oyalayıcı olabiliyordu. Geri dönebilirdim artık. O otel odasına. Kadının hayali benimleydi. Kendimden kurtulmuştum.

Boş Oda

Eşyanın dili olmalı. Dört duvarın arasında, soluğuma mayhoş bir koku bulaştıran mobilyalar, lambanın loş utangaçlığı, koltukların düzeni, çiçeklerin köşe kapmaca oyunu bana bir oturma odasında olduğumu anlatıyor. Tavanın kalın örtüsüne sığınmış, çocuklar gibi bağrışıyor eşyalar. Oysa evimin ücra yerindeki bu oda eşyasız, boş bir oda. Karanlık kurum bağlamış, dokunsan dokunulmuyor. Sessizlik yer çekimi gibi. Kelimeler sarkıyor, sesler düşüyor; büzüşüyor. Eşyasız da bir şeyler anlatıyor, bu boş oda. Doğmamış oğlumun koşuşturmalarını görüyorum, benim olmayan karımın tutkulu öpüşlerini. Yüzünün bir yanı umuda, diğer yanı yalnızlığa çevrilmiş hayali suretler çıkıveriyor ortaya. Bu ıssızlık, siyah elbisesinin altında aşina olmadığım sesler gizliyor.

Odanın tam ortasında kendi halinde bir iskemle buluyorum. Oturuyorum. Kibritin yanışında, yüz çizgilerim saklandıkları yerden çıkıyor. Her çizginin bir hikayesi var. Çizgilerin hikayesi, odanın hikayesine karışıyor. Sigara dumanlarının arasındaki başım, sise boğulmuş bir zirveyi andırıyor. Ayak sesleri işitiyorum. Gözlerim, bu sese beden arıyor. Kimseler yok. Ürperiyorum. Zamanın sinsi yürüyüşü mü bu yoksa? Yaşlanmak bu odadaki tek eylemim.
İnsan yaşlanarak, geçmiş zamanları kutsuyor. Uzaktan boşluğu dolduran, gittikçe hacim kazanan bir müzik sesi… Notaların ıslatmayan yağmuru…Hayallerimi süslüyor. Ruhumun boş odalarına dönüyorum şimdi. Uzun soluklu, tekrarlanan bir yolculuk bu. Her gece aynı rüyayı görüp, hep aynı balkondan düşmek gibi. İnsan güne eksik yanından başlıyor. Rüzgar, meydan okuyor gövdeme. Oysa rüzgarın üşütemeyeceği kadar kalabalık tenim. Omuzlarımda şehrin ölçüsüz ağırlığı var. Ruhumun boş odalarına dönüyorum. Kuytu…

Dağhan Dönmez

Leave a Comment

Eskimeyen Kitaplar