OSMANLI’DA BİLİM KURGU

Edebiyat tarihimizde sayıları az olmakla beraber, bilim kurgu türünde, türle yakın ilişkide, türe öykünerek veya türü takip eden eserler de mevcuttur. Günümüzde de sayıları ve yerli üretimi yetersiz miktarda bulunan bu türün durumu üzerine çok sayıda söz söylenmiş ve söylenmektedir. Bilimin yeterince üretilemediği bir ülkede bilim kurgu edebiyatından da söz edilemeyeceğini savunan tezlerin yanında, okur merkezli, okurun eğiliminin de yetersiz kaldığından yakınan tezler, açmazda bulunulan taklitçilik ve yazılı edebiyatımızın aslında her alanında bulunan yeni metinler üretememe-kendine ait tür ve alt tür oluşturamama tezleri de bulunmaktadır. Bilim kurgu söz konusu olduğunda süreli yayınlarıyla köklü bir geleneğimizin olmayışı yine sıralanan nedenler arasındadır. Yazarlar açısından çeviri edebiyatı ile kuşatılmış olmaya dair suçlamalar bilim kurgu edebiyatımızın çevresine zaman zaman yerleştirirken, okura yönelik Türk yazarının bilim kurgu üretmedeki yetisine duyduğu güvensizlik şikâyetleri de yer bulmaktadır. Eksikliklerden şikâyet etmek elbette kolaydır. Diğer yandan öteleme ve görmezden gelmek, sorunlara yenilerini eklemektedir. Yıllar boyunca edebiyat araştırmalarında da göz ardı edilen ve hakkında yazılı kaynaklara kolayca ulaşılamayan bilim kurgu edebiyatı tarihimizin, geçmişinden bugününe karşılaştırma ve inceleme yapmak, aynı zamanda türle ilgili sorunlarımızı analiz etme ve çözme yolunda da yardımcı olacaktır.

osmanli-bilim-kurgusu-fenni-edebiyat-seda-uyanikFENNİ EDEBİYAT

Seda Uyanık’ın İletişim Yayınlarından çıkan kitabı “Osmanlı Bilim Kurgusu: Fenni Edebiyat,” hem göz ardı edilen bir konuyu derli toplu şekilde yüzeye çıkarıyor hem de sorunların temeline dönüşü sağlayarak, devamı gelebilecek, önü yıllardır tıkanmış ve tıkanmakta olan araştırma ve çalışmalara öncülük ediyor –ki yazar da bir devamı “Sonuç” kısmında müjdelemekte. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve erken 20. yüzyılda Osmanlı’da bir bilim kurgudan bahsedip bahsedemeyeceğimizi, tür ayrımının neresinde bulunduklarını, metinlerin fenni ve siyasi içerikleriyle birlikte, yazıldıkları dönemin koşullarını, metin merkezli ve karşılaştırmalı olarak ele alıyor. Araştırmanın merkezinde karşılaştırmalı olarak, Molla Davudzade Mustafa Nâzım’ın “Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyye-i Rü’yet” (1913), Celal Nuri’nin “Tarih-i İstikbâl” (1913), Yahya Kemal’in “Çamlar Altında Muhasebe” (1913), Rûşeni Barkın’ın “Rûşeni’nin Rüyası – Müslümanların ‘Megali İdeası’ Gaye-i Hayâliyesi” (1914), Abdülhak Hâmid’in “Arzîler” (1925) ve Behlül Dânâ’nın “Makineli Kafa” (1927) eserleri bulunuyor. Bunların yanı sıra fenni öğelerin yansıdığı başka metinlerden örnekler de karşımıza çıkıyor. Yazarın, özellikle tür ayrımına yönelik ortaya koyduğu düşünceler önem taşıyor. Elbette, bilim kurgunun hangi tarihten itibaren kesin olarak ele alınması gerektiğine dair oldukça fazla sayıda tez ve tartışma mevcuttur. H. G. Wells, Jules Verne, Mary Shelley, Johannes Kepler’e kadar uzanan bir proto-bilim kurgu tartışması süregelmektedir. Hatta Nabokov’un Shakespeare’in “Fırtına” oyununun bilim kurgu olarak adlandırılabileceğini belirtmesine kadar daha yüzlerce görüş mevcuttur.

Diğer yandan kitapta ele alınan metinler ütopya öğelerini de içermekte ve ütopyaya benzerlik göstermektedir. Fakat distopyaların aksine, ütopyaların çok azı bilim kurgu olarak kabul edilebilir. Yazıldıkları dönemin bilimsel gerçekliklerinden, kuşkuculuğa, insani meraktan, sınır ve kimlik arayışına kadar daha onlarca faktör bir eserin bilim kurgu eseri olup olmadığına dair inceleme gerektirmektedir. Karşılaştırmalı olarak tezleri sunan yazarın, bahsi geçen metinler için “fenni edebiyat” kavramını kullanması, bu eserlerin içlerinde fenni öğeleri barındıran fakat farklı ele alınması gereken metinler olduğuna dair izlenime yardımcı oluyor ve aynı zamanda ilerideki araştırmalar için en azından isimlendirme ve kavram karmaşalarına karşın bir çözüm sunuyor.
h-g-wells-jules-verne-mary-shelley-johannes-kepler Yazar, H. G. Wells ve özellikle Jules Verne’in Osmanlı döneminde takip edilmesine değinerek, yazarlar üzerinde oluşturduğu etkilerden de bahsediyor. Ancak, Jules Verne’in yazarlar üzerindeki etkisinin kuvvetine dair hala şüphelerim bulunmakta. Yazarın, mevzu edilen dönem için sunduğu tercüme edilmiş Verne kitapları listesinde de rahatlıkla görülebileceği üzere, Jules Verne ister proto-bilim kurgu, ister bilim kurgunun babası olarak adlandırılsın, sadece bilim kurgu yazan bir yazar olarak incelenmemelidir. Macera ve keşif, eserlerinde büyük hacim kaplar. İncelenen yerli metinlerin aksine, siyasi katman kısmen var olmakla birlikte çoğu zaman belirsizdir. Jules Verne, eserlerinin bilimsel olarak okunmaması gerektiğini, bir bilim adamı olmadığını ve yazarken herhangi bir şekilde karşılaştığı bilimsel makalelerin de pek çok şeyle beraber aklına geldiğini defalarca tekrarlar. Şöyle der; “Balonla Beş Hafta’yı, balonlar hakkında bir hikâye anlatmak için değil, Afrika hakkında bir öykü anlatmak için yazdım. Coğrafya ve seyahatle her zaman ilgiliydim ve Afrika’yı romantik bir şekilde anlatmak istedim. Balonlar burada devreye girdi.”

RÜYAYA SAKLANAN ÖNGÖRÜ

Yazar, dönemin koşullarında Batının teknolojisine duyulan hayranlık, merak ve teknolojide geri kalmışlığın metinlere nasıl yansıdığına dair tezleri de gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yazarlar üzerinde, Jules Verne’in eserlerindeki belirli teknolojik öğelerin yanı sıra, yazarın kusursuz şekilde ifade ettiği, Batının teknolojisine ve bilimine duyulan hayranlığın yanında Balkan harbinin yarattığı etkiler sonucu anlamı ve adı konulamamış, içselleştirilmiş bir korkunun varlığından da söz edilmelidir. Mevzubahis eserlerde, bu duruma siyasi bir bakış söz konusudur. Elbette, Osmanlı dönemi ele alındığında dinin bu metinlerin oluşmasında nasıl bir etki oluşturduğu da göz ardı edilmemelidir. Avrupa’nın teknolojisine duyulan, hayranlık ve merak -ki bu merakı kitapta örnekleri de sergilenen Resimli Gazete’den örneklerde de duyumsanabileceği şekilde, kulaktan kulağa yayılan, hayal gücü ve kuşkunun birleşiminden oluşma efsanelerle de perçinlenmiştir- diğer yanda ise Batının yaşam tarzı ve Osmanlı örfleriyle uyuşmazlığına dair reddedişlerle de karşılaşılmaktadır. Avrupa’nın emperyalizmin merkezindeki bir ülke olarak reddedildiği, Osmanlı’yı gelecekte modernliğin merkezinde tasvir eden metinler olduğu gibi, Avrupa’yı modernleşme kapsamında örnek alınabilecek şekilde de değerlendirilmektedir. Metinlerdeki en belirgin ortak yön, bilim ve teknolojide geri kalmışlığa karşı serzeniş ve geleceğin ancak bu teknoloji ve bilimle şekillenebileceğine dair duyulan inançtır. Teknolojinin, yalnızlaştırma ve hiçleştirmeye götürdüğüne yönelik metinler de bulunmaktadır. Bir başka etken olarak, Osmanlı’nın son dönemlerinde sürekli daha parlak ve güçlü bir geçmişe bakarak, üstüne koyamama alışkanlığının izlerine de metinlerde karşılaşılmaktadır. Aynı bakış açısı, tarihin her döneminde, farklı ülkeler tarafından tekrarlanmaktadır. Göz ardı edilmemelidir ki geçmişin gölgesine sığınan ufak varlıklar, gölge yer değiştirdiğinde küçüklükleriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Kitapta da yer aldığı üzere Şemsettin Sami’nin Namık Kemal’e karşın şu görüşü dikkate değerdir: “İbn-i Sina’nın tıbbıyla sıtmayı bile kesmeğe muktedir olamayacağımız gibi Cahiz’in kimyasıyla ve İbn Rüşd’ün hikmetiyle ne demiryolu lokomotifiyle vapuru yürütebiliriz ne telgraf kullanabiliriz.” Gelişim ve üstüne koymak bilimin kaçınılmazıdır. Aynı şekilde bilim kurgu edebiyatının da kaçınılmazı olduğunu söylememiz tuhaf değildir.

seda-uyanikKitapta, konu edilen eserlerdeki fenni öğelerden örneklemeler de yer tutuyor. Bina, yapı ve nasıl çalıştığı açıklanan icatlar oldukça ilgi çekici ve dönemin geleceğe nasıl baktığı hakkında ipuçlarını barındırıyor. Ayrıca “rüya” kavramının neden kullanıldığı üzerine de ikincil okumaların değerli olacağı kanısındayım. Teknolojinin yanında sosyal yaşantının gelecekte nasıl olacağına dair çıkarımlar, dönemin aydınları arasındaki karşıt tezlerin yanı sıra, bulunduğu dönem itibarı ile yeni fikirleri sunmanın gerektirdiği cesaret hakkında da bilgilendiricidir. Bilimin günümüzde de karşılaştığı, artık fiziki olmasa da iç dünyaya çekilip verebileceği hasarı vermeye devam eden engizisyon benzeri bir din korkusunun varlığından söz etmemiz mümkündür. Kitapta eksikliğini duyduğum tek şey, metinlerin yansıyan yüzleriydi; yani, okur. Günümüzdeki benzerlik vesilesiyle tahmin yürütmek zor olmasa da dönemin yerli fenni eserlerinin okur tarafından nasıl karşılandığına dair tam bir kavrayışa sahip olamıyoruz. Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın, romanının sonunda eğer bu kitaba rağbet olursa ikinci ve üçüncü ciltleri yazarak serüveni devam ettireceğini dile getirmesi ve ardından eserin sadece tek ciltte kalması, kısmen belirleyici fakat kesinlik kazandırmayan bir ipucudur.

Ötekileştirilen, göz ardı edilen bir türe ait edebiyat tarihimize, kapsamlı bakış açısı ve araştırmasıyla ışık tutan Seda Uyanık’ın kitabını kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Haftaya görüşmek dileğiyle…

(Osmanlı Bilim Kurgusu: Fenni Edebiyat, Seda Uyanık, İletişim Yayınları, 237sf.)

M.Salih KURT

mustafa.salih.kurt@gmail.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)