PAUL CLEAVE: “HAYAT BERBAT” – ÖZEL RÖPORTAJ

Katilleri kaçırıp koleksiyonunu yapan tehlikeli bir akıl hastası ve hapishaneden yeni çıkan eski dedektif Tate… Ölümler, kundaklanan evler ve ortadan kaybolan insanlar… ‘Yeni Stephen King’ sıfatıyla anılan Paul Cleave, ‘Koleksiyoncu’da korku unsurunu bolca kullanıyor.

koleksiyoncu-paul-cleave

“Hareket etmezsen acı birikir” der Barış Bıçakçı, ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de. Paul Cleave’in romanının özü bu.Koleksiyoncu, bir tür polisiye ama kahramanları hareket etmedikçe, edemedikçe acıyı biriktiren karakterler. Özellikle polisiyeyi edebiyatın üvey evladı olarak görüp karakter kurgusunu küçümseyenler için yazıyorum bu satırları. Her şey köhne ama kışkırtıcı. Bolca Leo Mallet havası. Zincirleme reaksiyona dönüşen patlama anları, bir öfkenin diğerini tetikleyişi ve zamanla geriye öfke bile kalmayışı. İnsanın gerçekten tehlikeli bir yaratığa dönüştüğü an. Duygunun kendini tükettiği an. Evet, bu satırlar da polisiye türünün yazara sunduğu olanakları küçümseyenlere…

“Roman, şubat ayında, cehennem sıcaklarının bastırdığı bir yaz günü başlıyor” diyeceğim. Yalan olacak. Şubatta yaz sıcakları bastıramayacağı için değil, Koleksiyoncu bir Christchurch-Yeni Zelanda romanı, haliyle yılın en sıcak ayı şubat. Ama romanın başlangıç noktası sürekli kendini sıfırlıyor, roman çizgisel değil, döngüsel bir rota izliyor. Bittiğinde bile başlangıç noktasını tespit etmek zor. Üç ana karakter var diyeceğim ama yalan. Niye yalan? Söylersem bir manası kalmaz.

ROMANI ANLATMAK ZOR

Neyin, niye yalan olduğunu söylemeden, romanın tadını kaçıracak hiçbir ipucu vermeden, Koleksiyoncu’dan nasıl bahsedebilirim öyleyse? Romandan bir sahneyle! Önce oyuncular: Herkesi tersleyişiyle Bukowski’nin ayık halini andıran ama hep dünden kalma görünen bir polis eskisi; kendini işine adamış bir suç bilimi profesörü; bir de Adrian. (Ve Melissa X elbette ama bulmacanın o bölümünü çözmek istiyorsanız yazarın diğer kitaplarını da okumanız gerek.) Bu karakterlerin dördünün de doğru-yanlış-adalet algıları sakat. Gelelim zamana: Bir katilin kestiği başparmağın satıldığı gizli açık artırmanın sonrasındayız. Yukarıdakilerden biri parmağı kesti, diğeri de onu satın aldı. Hangisinin hangisi olduğunu yazar da uzunca bir süre ele vermediği için yazmıyorum:

“Yüzüne bastırılan paçavrayı, kokuyu, bayılışını hatırlıyor. Karanlık. Duvardan destek alarak kapıya gidiyor. Kısa sürdü. Demek ki oda standart bir hapishane hücresinin iki katı büyüklüğünde, diğer tarafta bunun kadar karanlık olmasa da yine hapishane hücrelerini andıran başka bir oda var. Kapının camı temiz ama çizik içinde. Parmağını çiziklerde dolaştırıyor. Onları kimin yaptığını, içeri hapsedilen insanları düşünmek istemiyor. En azından şimdilik. Diğer odada adlarını göremediği kitaplar var. Keşke biraz daha ışık olsaydı. En üst raftaki açık arttırmada satın aldığı başparmak mı yoksa? O an her şey netleşiyor kafasında – açık arttırma bir tuzaktı. Başparmağı her kim sattıysa ondan vazgeçmeyi hiç düşünmemişti, satıcının tek arzusu koleksiyonuna yeni başparmaklar eklemekti!” 

Bu satırları benim çevirimle okuyorsunuz ama okuduğunuz kadarından romanı çözdüğünüze dair bir hisse kapılmayın lütfen. Zor beğenen bir polisiye okuyucusu olarak söylüyorum, ‘Christchurch’ kelimesi depremlerle birlikte nostaljik bir sızıya dönüşmüş olsa da -şehrin yok oluşunun, onca ölümün katı gerçekliğini aşacak bir romantizmi içimde bulamıyorsam kusuruma bakmayın lütfen- Cleave karakterleri ve kurgusuyla kendinden çok bahsettirecek. Yazarla konuşurken de bu konuya değindiğimiz için fazla uzatmadan…

Sanal ortamda Türkiye’den büyük ilgi…

– Yeni Zelanda imgesiyle seri katilleri, psikopatları özdeşleştirmek oldukça güç. Buna rağmen romanlarınız son derece inandırıcı…

paul-cleaveÇoğu kişinin sizinle aynı fikirde olduğuna eminim –Yeni Zelanda ve psikopatlar birbirine pek yakışmıyor. Yaşadığım için, şehri iyi tanıdığım için Christchurch’ü kullanıyorum. Böylece karakterleri bir mekândan diğerine rahatlıkla sürükleyebiliyorum, binaları, sokakları, insanları inandırıcı kılan da bu rahatlık. Romanlarımda şehri, yakınlarını kaybedenlerin veya kötü yürekli insanların gözünden gördüğünüzü unutmamak gerek –kasvet ve öfke ister istemez belirginleşiyor. Benim Christchurch’üm Joe’nun, Christchurch Katili’nin, Theodore Tate’in, Cooper’ın, Adrian’ın ve Melissa’nın şehri. Gerçek hayattakinden karanlık. Bir imgeyi daha ürkütücü başka bir imgeyle kırıyorum diyelim, çünkü gerçek hayat da sanıldığı kadar güllük gülistanlık değil.

– Christchurch’ü gördüğümde dünyanın en hoş şehirlerinden biri olduğunu düşünmüştüm. Sonra sizin yazdığınız versiyonla tanıştım. İçinde hiç gerçek payı var mı?

Romanlarım araştırmaya dayalı değil. Benimki uzaktan kurgulamak, olanları değil, olabilecekleri yazmak. Ana temaların gerçek hayattaki kişi ve olaylarla bir ilgisi yok. Yeni Zelanda’da yazdığım türden seri katillerimiz hiç olmadı. Ama detaylarda gerçeğe sadık kalıyorum. Örneğin Koleksiyoncu’da bahsi geçen sokak yarışları bir dönem şehrin en önemli sorunlarından birine dönüşmüştü ve bu suçla savaşabilmek için yeni yasalar yapıldı.

– Mekân değişikliği yapmayı düşünmez misiniz? Belki İstanbul? 

Fena fikir değil! Şimdilik Christchurch’ü kullanmayı seviyorum ama neden olmasın. Tatil için birkaç yıl önce Türkiye’ye geldim ama İstanbul’u hiç görmedim. Türklerin, Yeni Zelandalılar’a karşı ne kadar nazik olduğunu hiç unutmayacağım.

– Türkiye’de iyi satıyorsunuz. Bir gün sizi İstanbul Kitap Fuarı’nda imza verirken görebilecek miyiz?

Çok isterdim ama Yeni Zelanda dünyanın öbür ucu. Kitap fuarına davet edilmek harika olsa da aradaki mesafe yüzünden gerekli ayarlamaları yapmak oldukça zor. Avrupa’daki diğer imza günlerimle uyuşan bir program hazırlamam gerekir. Türk okuyucular bir süredir, Facebook’taki takipçilerim arasında ikinci büyük demografik grup. Bu, benim için oldukça ilginç bir gelişme ve yazdıkları yorumları okumayı gerçekten seviyorum.

Zeynep Heyzen Ateş

heyzen@mail.com

(Bu yazı 12 Nisan 2013 Cuma Günü Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)

Yorum Yapmasam Olmaz :)