RAKI ŞİŞESİNİN BALIKLARI

Goethe, “Şiirin ihtişamı Doğu’da öğrenilir. Bu şiire saf insanlık, asil gelenekler, neşe ve aşk girmiştir. Herkes insanlığın kurtuluşunun şiirde gerçekleşeceğine inanmıştır.” der. Goethe’yi bu sözleri söylemeye iten ve aynı etkileşimin izlerini sürerek “Doğu-Batı Divanı”nı yazdıran; Hafız Şirazi adıyla maruf, İranlı Şair Şirazi’dir. 14.yüzyılda yaşayan ve Farsça’nın en büyük şairlerinden kabul edilen Şirazi’yi, Alman Romantizminin büyük ustası Goethe; “Benzerim” diyerek niteler.

hafiz-sirazi

Şirazi’nin etki sahasının, Goethe’yle sınırlı kalmadığı ve Osmanlı coğrafyasında dönemin birçok Divan şairi başta olmak üzere, Yahya Kemal’e kadar uzandığı görülür. Yanı sıra etkileşim, şiir ekolleri düzeyinde de yaşanmıştır. Esasen sarmal bir yapıdır bu. İçinde bulunulan yaşam iklimi, nasıl ki değişen ve gelişen sosyal hayatın alt kümesi ise, şiir de; doğduğu yaşam ikliminin bir alt kümesi, bir parçasıdır.

Osmanlı’da Farsça’nın kültür dili olarak işlevini sürdürmesi ve hanedanın, meskun coğrafyada iktidar erkine sahip olması; az evvel bahse konu yaşam iklimini tek çatı altında toplamıştır. İki kültür arasında, adeta bir bedenin sağ ve sol kolları gibi; farklı ve fakat uyumlu bir şiir hayatı süregelmiştir. 17.yüzyıllarda baş gösterdiği rivayet edilen, Farsça yazan ozanların kaleminde vücut bulan “Sebk-i Hindi” akımı da bunun bir başka örneğidir. Edebiyat tarihçilerinin deyimiyle, “Sebk-i Hindî etkisindeki şairler günlük yaşamdan iyiden iyiye uzaklaşmışlar; açık ve düz olan anlatım yerine kapalı, mecazlı, güç anlaşılır bir şiir söylemişlerdir.”

Doğu şiirine dair en belirgin özellik, metnin başında alıntıladığımız; Goethe’nin de hayranlığının müsebbibi olan, şiire insanlığın kurtuluşu gözüyle bakılması ve şiirin, ihtişamlı dizelerle örülü olmasıdır. Ta ki, Doğu coğrafyasında iktidar koltuğunun, hanedan yerine sektelerle olsa da; halka terk edilişine kadar… Bir başka deyişle, yaşam iklimindeki hava değişimine kadar!

Özdemir İnce “Tabularasa” kitabında bu tarih akışını şöyle özetler: “…Geleneksel şiir sesle, çağdaş şiir ise sözcüklerle oluşmaktadır. Geleneksel şiirde, şiirin ses katmanı, çağdaş şiirde ise şiirin anlam katmanı ağır basar. Yani birincisi yatay, ikincisi ise yatay-dikeydir.” (Tabularasa, Özdemir İnce, İmge Kitabevi,  sayfa:18 )

Şiirin altında bulunduğu gök kubbedeki değişim ve sosyal hayatta meydana gelen bu farklılaşma, anlaşılması zor, musikiye yakın şiir algısını derinden sarsmış ve muhtelif tezahürleri olsa da, şiirde öz peşinde koşan yaklaşımları ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri de, İran’da “Beyaz Şiir” adıyla nam salan, şiir hareketidir.

Fars ve Türk Edebiyatında, aynı dönemde yaşanan değişim ve etkileşimin son halkası olan “Garip ve Beyaz Şiir” akımının benzerliklerinden dem vuran bir giriş yazısıyla daha da anlam kazanan; İranlı Şair, Feridun-i Muşhiri’ninSeçme Şiirler”i Pan Yayıncılık tarafından dilimize kazandırıldı. Kendisi de bir şair olan Efe Murad’ın yayına hazırladığı kitap, Muşhiri’nin dizelerinin ışığında, İran Şiirinin de  karanlık sularında kulaç atmamıza olanak sağlıyor. Giriş yazısında şunları söylüyor secme-siirlerMurad:

“ Feridun-i Muşhiri, her ne kadar Ahmed-i Şamlu’nun yaşça akranı sayılsa da tam olarak bir Beyaz Şairi değil; o, “Yeni Şiir” de denen Nima-Şiiri ile Beyaz Şiir arasındaki geçişte, geleneğe yakın durmayı seçmiş bir şair… Garip Akımı’nın anlayışına paralel bir düşünceyle, Nima, İran Edebiyatına şiirin aslen “teknik”ten azade bir “öz” olduğu inancını getirmişti. (Benzer şekilde Selahattin Hilav, “Lautreamont ve Ötekiler” adlı yazısında Garipçiler’in şiiriyet’ten kaçarak buldukları “eda”nın aslen şiirin özüne sığınmak olduğunu savunmaktadır.) Bu anlamda artık Nima’ya göre, şiirin biçim tekniğini oluşturan “vezin” ve “kafiye” gibi sanatlar, o şiirsel özü taşıyıcılıklarını kaybetmiş ve buna karşın, adeta kendilerini şiirin asıl özü yerine koymuşlardır. Bunun nedeni, tekniğin ya da şiirsel sanatın, şairlerin aslen kendilerini meşrulaştırdıkları bir araca dönüşmüş olmasından çok, içeriğin derinleşebilme ve farklı açılardan kendisini ifade edebilme özelliğini yitirmesinden kaynaklanmaktadır.”

Dilerseniz bir alıntı da Orhan Veli’den yapalım: “Şiir bir söz sanatıdır. Söz ne hubulü savtiyeden çıkan ses demektir, ne de yazının kağıt üzerindeki görünüşü. Sözün hikmeti vücudu, manalı oluşuna bağlıdır. Bu itibarla şiir ve mana arasında münasebetlerin en azamisi bulunacaktır.”

(Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi, Hakan Sazyek, Türkiye İşBankası Yayınları, sayfa: 84)

Saygıdeğer okur, sözü Muşhiri’nin dizeleriyle bağlamadan evvel; şiirin anlam ya da ses itibariyle gitgide, yine içinde bulunduğumuz yaşam iklimine paralel; bencilleştiği ama bireyselleşmediği bir atmosferde, böylesine bir şiir hazinesini dilimize kazandırdığından Pan Yayınları’na kendi payıma teşekkür ediyorum. Ve sahne:

Güneşe Tapan

Kendi evimde oturmuşum ansızın ölüm gelir

ve söyler bana: “kalk yerinden,

fırlat o eğreti giysiyi uzaklara

ve dök ağzına şu can yakan şarabı!”

belki ölümden kaçıp kurtulmak isterim

gülerek kucağına çekiyor beni,

ölümün elinden kadehi alıyorum

titriyorum ve korkuyla içiyorum!

 …

(Seçme Şiirler, Feridun-i Muşhiri, Pan Yayıncılık, sayfa:143)

 

Dağhan Dönmez

daghan_donmez@mynet.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)