RUH YARALARINI EDEBİYAT SARAR – KADİR YÜKSEL İLE RÖPORTAJ

Geçtiğimiz haftalarda depremi bir kez daha hatırladık. 17 Ağustos 1999, bazılarımızda derin yaralar, bazılarımızda sıyrıklar bıraktı. Ama hiçbirimizi es geçmedi. Tam da bu günlerde Alakarga Yayınları tarafından “Fay Boşluğu” adlı kitap yayımlandı. Bu kitap ‘depremden nasıl korunuruz’ temalı bir kitap değil, Türk öykücülüğünde yüzlerce metin arasından ayıklanıp çıkarılmış bir deprem öyküleri derlemesi. İçinde Nezihe Meriç’ten Halikarnas Balıkçısı’na, Ömer Seyfettin’den Bilge Karasu’ya 27 yazarın öyküleri yer alıyor. Biz de bu titiz derlemeyi hazırlayan Kadir Yüksel ile bir sohbet gerçekleştirdik.

fay-boslugu-kadir-yuksel-“Fay Boşluğu” kitabı edebiyatımızda önemli birçok yazarın deprem ile ilgili öykülerinin derlenmesi ile oluştu, bu fikir nereden doğdu?

Öncelikle ben doğma büyüme İzmit’liyim. 1999 yılındaki büyük Gölcük depreminde de İzmit’teydim. Depremin tam içindeydim. Çok şey yaşandı, bugün bile gözümün önünden gitmeyen şeylere tanıklık ettim. Çok zor günlerdi. O zamanlar yayımladığım bir öykü dergisi vardı: “Üçüncü Öyküler”. Dergide bir deprem özel sayısı yapmak için depremi yaşayanlardan öykü yazmalarını istedim. Elbette çok zordu o kötü günlere tanıklık etmiş yazar dostlarımın öykü yazmaları. Gene de yazılabilen öykülerle bir özel sayı oluşturduk. O günden sonra okuduğum deprem öykülerini bir kenara not almaya başladım. Birkaç yıl sonra da böyle bir derleme hazırlamaya giriştim. Boynumda bir borç gibi asılı duruyordu bu derleme.

-Büyük bir tarama ve eleme süreci gerçekleşti elbette öyküleri belirlerken, bu süreci biraz anlatabilir misiniz?

İki yıla yakın bir sürede ulaşabildiğim bütün öykü kitaplarını taradım. Şöyle söyleyeyim, Samipaşazade Sezai’nin öykülerinden bugüne kadar yayımlanan öykü kitaplarının listesini aldım önüme ve çoğuna ulaştım. Eski TDK’nın öykü özel sayısında ve Adam Öykü’nün ilk sayılarından birinde yer alan öykü kitapları listelerine farklı kitaplardan edindiğim yazar adları ve kitapları da ekleniyordu. Sahaf sahaf dolaştım İstanbul’da, edebiyatçı dostlarımın kitaplıklarına daldım. Üniversite kitaplıklarından soruşturdum. Aslında bir yanıyla deprem öyküleri ararken bir yanıyla da öykücülüğümüzün tarihsel gelişimi tarıyordum. Çok şey kazandırdı bana.

Bir de ülkemizde gerçekleşen depremlerin listelerini çıkardım. Özellikle yıkıma yol açan büyük depremleri sıraladım. O tarihlerde ve hemen ertesi yıllarda yayımlanan öykü kitaplarını daha bir dikkatli inceledim. Bu da doğru bir yöntemdi, çünkü o dönemlerde öyküler yazıldığını gördüm. Özellikle 1999 depremi sonrasında daha önceki yıllarda yazılanlardan daha çok deprem öyküsü yazıldığını söyleyebilirim.

Bu derleme elbette bulduğum bütün öyküleri içermiyor. Altmışa yakın öykünün içinden seçtiğim yirmi sekiz öykü yer alıyor. Öyküler ardı ardına okunduğunda, öncesiyle, sarsıntısıyla, sonrasıyla, tortularıyla depremin bütün aşamalarının görülebilmesini istedim. Öyküleri böyle bir anlayışla dizdim. Şunu mutlaka belirtmek isterim. Sait Faik’in bir öyküsü vardı ve yeni yayımcısının ilgisizliği nedeniyle izin almakta güçlük yaşadık, öyküye yer veremedik. Çok istememe karşın yer veremediğim böyle birkaç öykü oldu.

kadir-yüksel-fay-boslugu-Edebiyatımızın deprem vb felaketlere yaklaşımı genel olarak nasıl tanımlarsınız?

Her yanı fay hatlarıyla çevrili bir ülke için edebiyatımızın depreme yaklaşımının eksik olduğunu düşünüyorum. Özellikle 1999 depremine kadar bu böyle. 1999 depreminden sonra özellikle genç yazarların öykülerinde, romanlarında depreme yer verdiğini görüyoruz. Bunun nedeni bence 1999 depreminin yarattığı etkidir. Özellikle 1999 depremini televizyonlardan naklen seyretti tüm ülke, bir de o dönemde oluşan toplumsal dayanışma çok etkileyiciydi.

Bana ilginç gelen toplumcu düşüncedeki yazarlarımızın depremin yaşattıklarını edebiyata, özellikle öyküye çok az yansıtmaları… 1950 Kuşağı öykücüleri için de söyleyebiliriz aynı şeyi. Bunun bir eleştiri olarak algılanmamasını isterim, bu sadece bir saptama.

-Bu türden felaketler sonrasında yaraların sarılmasında edebiyatın payına düşen nedir?

Edebiyat maddi yaraların sarılmasına yarar mı, bilmiyorum? Ama depremin ruhlarımızda açtığı yaralara etkili olacağını düşünüyorum. Çünkü 1999 depreminde tam içinde yaşadığımda gördüm ki, deprem sonrası ruhlarda oluşan yıkımlar da, maddi yıkımlar kadar acı veriyor. Edebiyat, ruhlarımızdaki çöküntüyü, temelin değil insanın çürüğünü anlatabilmek için önemli. İnsanın çürüğüne, insandaki çöküntüye karşı bilincimizi geliştirmemiz için önemli. Yaşanan bütün acıları paylaşabilmek ve çağına tanıklık edebilmek için önemli…

akut--Kitabın telif hakkının bir kısmı AKUT’a bağışlanıyor, bu nasıl oldu, neden böyle bir şeye karar verdiniz?

AKUT neredeyse 1999 depremiyle özdeşleşmiş bir kuruluş. O acı günlerin içinde yaşamış kiminle konuşursanız konuşun AKUT’tan ve yabancı kurtarma ekiplerinden söz edecektir. Ticari bir kaygıdan daha çok bir sorumluluk düşüncesiyle hazırladık bu derlemeyi. Bu sorumluluk düşüncemizi toplumda da kabul görmüş, depremle bütünleşmiş bir kuruluşla paylaşmak istedik. Bunu yazarlarımızla paylaştık ve hepsinden olumlu yanıt aldık. Bu da yazarlarımızın depremin acılarını paylaşmaya bir katkısıdır.

-Kitapta yazarlardan deprem öyküleri okuyoruz, peki deprem sizin için ne ifade ediyor?

Ne yazık ki ülkemiz deprem gerçeğini bir türlü kavrayıp çözemiyor. Gerekli önlemleri almış gibi görünüyoruz ama deprem olup bittikten bir süre sonra unutuyoruz ve bir sonraki depreme kadar gene aynı hataları yapıyoruz. Gene imara açılmayacak yerleri imara açıyoruz, gene binalarımızı sağlam fay-boslugu-kadir-yukselyapmıyoruz, gene bir kat fazla çıkmanın hesaplarını yapıyoruz, gene denetimi aksatıyoruz, gene denizleri dolduruyoruz… Örneğin bir İstanbul depreminden söz ediliyor, ne kadar hazırlıklıyız böyle bir depreme. Eğer bilim adamlarının söyledikleri gibi bir deprem gerçekleşirse… Doğrusu, düşünmek bile istemiyorum yaşanacak acıları… Kitabın giriş yazısında da sözünü etmiştim; beni en çok irkilten söz “depremle yaşamaya alışmalıyız” sözü. Ne kadar alışkanlıklar canlısıyız. Neye alışacağız? Depreme! Faya! Binanın çürüğünü, kaçak katları, yapılmayan denetimleri, vurgunları bir kenara atalım ve depreme alışalım, öyle mi? Her şeyi tevekkülle karşılayalım, 7.4 yetmedi mi diye soralım, kılımızı bile kıpırdatmadan, çare düşünmeden alışalım yeter ki. İnsanın çürüğünü sorgulamayalım ama depreme alışalım, ne güzel? Peki, ruhlarımızdaki depreme alışmanın kolay olduğunu mu sanıyorsunuz? Deprem olağan seyrinde ilerleyen bir doğa olayıdır, doğa olayı olarak öldürücü değildir. Depremi korkunç hale getiren, öldürücü kılan ne yazık ki insanlardır.

(Fay Boşluğu, Kadir Yüksel, Alakarga Sanat Yayınları, 320 s.)

Damla YAZICI

damla.yazici@msn.com

Yorum Yapmasam Olmaz :)