RÜŞTÜ İLE MUZAFFER’İN HİKAYESİ

İkisinin de yeni kitabı var elimde: Rüştü Onur’un mektup ve şiirlerinden oluşan ‘Mektubun Avcumda’ ile Muzaffer Tayyip Uslu’dan Şimdilik. ‘Kelebeğin Rüyası’ adlı filme konu olan ‘genç yaşta ölmüş’ bu iki şair, hayat ve insan sevgisiyle dolu…

Yılmaz Erdoğan’ın filmi Kelebeğin Rüyası için yazdığım bir yazıya da aynı başlığı koymuştum. Ama o film de benim için her şeyden önce buydu işte: Rüştü ile Muzaffer’in hikâyesi. Erdoğan yıllarca uğraşmış, bu projeyi gerçekleştirmiş, onların hikâyesini beyazperdeye ustaca ve severek yansıtmış. Çünkü o da bir şair ve her şeyden önce bir şiir okuru, şiir Rustu-onur-muzaffer-tayyip-usluseven biri. Ben şair değilim ama gençlik yıllarımda çok sevdiğim, vakitsiz ölümlerine çok üzüldüğüm bu iki şairin kadrinin kıymetinin bilinmeyişine de çok yanardım. Bana hep, İstanbul’dan uzakta, Zonguldak’ta olmanın ve ince hastalığın ceremesini çektiler gibi gelirdi. En hasından yoksulluk da varmış meğer. O sıralarda Zonguldak’ta öğretmenlik yapan büyük bir şairin, Behçet Necatigil’in Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’ya bu kadar emek verdiğini, destek olduğunu ise bilmiyordum.

ANTOLOJİLER VARDI

Yaşı tutan biri olarak, onların şiirleri bana yabancı değil. Eskiden, özellikle kıyıda-köşede kalmış şairleri tanımamızı sağlayan şiir antolojileri vardı ve elbette her dem mevcut ‘Varlık’. Ama 1942 doğumlu biri olarak, ben onların şiirlerini, daha sonraki anmalar dışında, dergilerde okuyamadım. Antolojilerde karşıma çıkmışlardır. Neredeyse benimle yaşıt olan Garip akımı şairlerini (özellikle Orhan Veli’yi) çok seven, onu gönlüne yakın bulan bir yeniyetme olarak, Rüştü ile Mustafa’nın şiirlerini de sevmiştim. Sade, duru, insana dair, biraz birbirini andıran şiirlerdir. Çok yakın arkadaşlar, şiire âşık genç şairler oldukları, kısacık ömürlerinde benzer koşullarda yaşadıkları için belki. Ya da paylaşılan bir duyarlılık söz konusu.

‘ÖLDÜ, DİYEMİYORUM’

simdilik-muzaffer-tayyip-usluMuzaffer Tayyip Uslu’nın 1945 tarihli, YKY’den bu yıl çıkan ‘Şimdilik’ adlı kitabında, şiirleri dışında birkaç yazı da var. İlki, arkadaşı Rüştü için. Muzaffer 1922 doğumlu, 1946’da ölmüş. Ondan iki yaş büyük olan Rüştü ise, 1942’de, yirmi iki yaşındayken. Muzaffer, 1942’de ‘Ocak’ gazetesindeki Rüştü’ye Dair yazısına, “Rüştü ölmüş…” diye başlıyor. “Öldü diyemiyorum. Bundan bir ay önce İstanbul sokaklarında kol kola gezdiğim, birkaç gün evvel de yakında bir şiir kitabının çıkacağını müjdeleyen mektubunu aldığım Rüştü’nün bu vakitsiz ölümüne kendimi inandırmak kolay olmayacak.”

ÖNCE ÖKSÜRÜVERDİM

Ne var ki, ‘Kan’ şiirinde apansız söylediği gibi o da ömründen gün çalmaktadır: “Önce öksürüverdim / Öksürüverdim hafiften. / Derken ağzımdan kan geldi / Bir ikindi üstü durup dururken.” Meseleyi “o saat” anlar ama iş de işten geçmiştir. “Şöyle bir etrafıma baktım, / Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâ.” Öyledir elbet, yirmili yaşlarındaki bir şair için. Rüştü de hastalığını bile bile, ölmeyi hiç yakıştırmaz kendine. Bir mektubunda “Ben ölecek adam değilim” der. Gene de her şeye veda eder: “Elveda ey hayat, elveda dünya: / Elveda bahçesinden geçtiklerim. / Elveda kahvesini içtiklerim / Elveda yarım bıraktığım rüya.”

TEK MARİFETLERİ ÖLMEK DEĞİLDİ

Aslında ölümlerinden bu kadar çok bahsedince kendimi onlara haksızlık etmiş gibi hissediyorum. Sanki başka bir nitelikleri yokmuş, tek marifetleri genç yaşta ölmeleriymiş gibi. Oysa hayat sevgisiyle, insan sevgisiyle dopdolu çocuklar, şiir hayatlarının anlamı, hayalleri ise İstanbul’da olmak. Ne yazık ki, oradayken de sefasını sürememişler pek. Çakı gibi şık Rüştü de, derbeder Muzaffer de hep orada yaşamayı istemişler.mektubun-avcumda
Onları ‘Şimdilik’ ve Leyla Şahin ile İbrahim Tığ’ın hazırladıkları, Yılmaz Erdoğan’ın önsöz niyetine Rüştü ve (eşi) Mediha’ya bir mektup yazdığı ‘Rüştü Onur-Mektubun Avcumda’ ile anıyoruz. Rüştü’nün geç tanıdığı, 1942 Ağustos’unda nişanlanıp sonbaharda evlendiği, kırk günlük evliliğin ardından onu tek başına bırakıp giden eşi Mediha. Zaten on beş gün sonra da o “Elveda” demiş. Kaynak Yayınları’ndan çıkan ‘Mektubun Avcumda’, bize Rüştü Onur’un bilinmeyen mektupları ve şiirlerini vaat ediyor. Bu mektuplar, Mediha’ya yazılmış mektuplar, bir âşığın mektupları.

ARTIK ‘RÜYADA’LAR

Gerçekten de bu mektuplar, 1956’da Yeditepe Yayınları’ndan çıkan, geçen yıl da Sel Yayıncılık’ın bastığı ‘Rüştü Onur’ kitabında yok. Onur’un şiirleri, mektupları ve ardından yazılanlardan oluşan bu kitabı hazırlayan kişi, onun arkadaşı, sık sık mektuplaştığı Salâh Birsel. Necati Cumalı’ya mektupları da var. Orhan Veli’yi, Garipçiler’i nasıl ilgiyle takip ettiğini söylüyor. Öte yandan, Ahmet Hamdi Tanpınar ile Ahmet Haşim’i de seviyor. Bu kitapta ardından yazılanlardan alıntı yapılmamış, tamamı verilmiş. Ancak, Mektubun Avcumdada, daha çok sayıda yazıdan alıntı yapılmış. Bir tanesi ‘Şimdilik’i hazırlayan, Muzaffer Tayyip için de bir önsöz yazan Muzaffer Soysal’ın. İkisini de tanıyan herkes gibi o da, hem ölümlerine yanıyor, hem de onlara öldü demeye dili varmıyor. Sevgiyle bahsediyor, şiirlerini hatırlıyor.

kelebegin_ruyasi ‘Rüştü Onur-Mektubun Avcumda’, başka bir yerde (benim bilgim dahilinde) olmayan, duygu dolu, samimi Mediha mektupları ile Birsel’in kitabından ayrılıyor. Bilmiyorum siz hangisini tercih edersiniz ama ben şahsen, meslektaşlarına, arkadaşlarına yazdığı mektupları yeğlerim sanki. Belki de öteki mektuplar fazla ‘mahrem’ geldiği içindir. Ama nankörlük de etmeyelim. Soldaki sayfada el yazısıyla, sağda matbaa harfleriyle basılmış bu mektuplar, Rüştü’yü, onun kişiliğini daha iyi tanımamızı da sağlıyor. Yüzlerine gelince, elden bir şey gelmez. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu artık aklıma hep Yılmaz Erdoğan’ın filmi ‘Kelebeğin Rüyası’nda onları oynayan Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ’un yüzleriyle gelecek. Onları böyle iyi bir filmle, çok başarılı performanslarla hatırlamamız da bir şans aslında.
Onlardan söz ederken, aynı dönemde, aynı yerde yaşamış bir şairi de anmak isterim. Bir tanesi, Rüştü’nün birader-i canberaberi, gene Zonguldaklı, gene şair Kemal Uluser. Üçü arkadaş, Kemal ‘Kan’ şiirini okuyup Muzaffer’i ağlatıyor mesela. Derginin postadan çıktığı günlerde Rüştü ile iskelede dolaşıp ‘Ahmet Hamdi akşamları’ ile ‘Sait Faik adamları’nı düşünüyorlar. Rıhtımın oralarda dolaşıyorlar. Tıpkı elleri ceplerinde yağmur altında dolaşan Muzaffer gibi. Kemal, en büyükleri, 1914 ya da 1915 doğumlu. 1930’lu yılların sonu, 40’ların başı. Üçü de şiir kovalıyor, üçü de verem. İrfan Yalçın, iki yıl önce “… Bir araya geldiklerinde konuştukları üç şeyden biri şiir, biri ölüm, biri hayat” demiş. Rüştü ile Muzaffer şu sıralar gene aramızda.

Sevin Okyay / sevino@gmail.com

(Bu yazı 15 Mart 2013 Cuma – Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)




5 Comments

  1. Şair says:

    Kelebeğin rüyası filmi sadece şiirler için bile izlenebilir. Size bir muzaffer uslu şiiri:

    seni unutmak için içmiştim
    ilk kadehi
    sarı saçlı sultanım
    ve ikincisinde
    oh ne güzel demiştim,
    unutmak böyle her şeyi.
    üçüncü kadehte
    karşıma yine sen çıktın
    sarı saçlı sultanım
    bir şarkı söylensin bir şarkı
    ne rengi olsun
    ne de kokusu
    hoşumuza gitsin sade.

    muzaffer tayyip uslu

  2. Gerçekten çok duygusal bir film şu an müziklerini dinliyor, şiirlerini okuyor ve ağlıyorum…

  3. Zonguldak’ta çekildiği bölümlerin tümünü uzaktan canlı izledim, ama sinemada o duygu yüklü sahneleri tekrar tekrar izlerim.

  4. film bittiğinden beri üzerinden epey bir zaman geçmesine rağmen çok duygulandığım bir film olduğunu belirtmek istedim. Az önce izledim hemen yorum yapmak istedim.

  5. Filmin Zonguldakta bazı mağaralarda çekilen bölümleri var gerçekten çok etkileyici, oralar bize konum olarakta çok yakın, ama filmde böyle geçmesi gerçekten hikaye ile tam uyum sağlamış

Yorum Yapmasam Olmaz :)