SİZ KENDİNİZİ ÖZLEMEDİNİZ Mİ?

“Ya yazı, ya hayat… İkisi birden olmaz… Bazen yazar olabilmek için bir hayattan vazgeçersin…” demiş Çetin Altan, torunu Sanem Altan’a öğüt verirken… Torun da hayatı dedesinin yazılarından öğrendiğini söylüyor… Sanem Altan, hayata ayna tutan denemeleriyle karşımızda…

ozler-insan-kendini-sanem-altan

“Özler insan kendini” bir dize bence. Bir kitap adı olduğunda da, olsa olsa, bir şiir kitabına yakışır. Değilse şiirselliğin yer aldığı metinleri müjdeler. Sanem Altan’ın ilk kitabının okuruyla tanışması kitabının adının verdiği bu duygusal izlenimle başlıyor: “İnsan kendini ne zaman ve neden özler?” sorusuyla. Bu sorunun yanıtı da yeni sorular üretiyor.

İnsanın kendisiyle hesaplaşması çok kolay değil. Gündelik yaşamın hayhuyunda ne kadar yabancılaştığımızı (yaşamaya, kendimize, çevremize) fark etmiyoruz bile. Bazen (hiç sevmiyorum bu sözü ama başkasını arayamam şimdi) ‘gibi yapma’ alışkanlığımızı bir elbise gibi çıkarıp atmaya niyetleniyoruz. Ama bu değişikliğin sonuçları ödümüzü koparıyor. Ve baştan başlıyoruz, seviyormuş gibi, beğeniyormuş gibi, mutluymuş gibi yaşamaya. Bu alışkanlık bizi paslanmış, midye tutmuş teknelere döndürene kadar da caymıyoruz bundan. Bir gün iyice eprimiş ‘gibi’lerden kurtulmayı dener denemez çevremizdekiler bizi ‘huysuz ihtiyar’ sayıyor. Ya da ‘pis moruk’. Hesaplaşma ve gerçek hayat için geç kaldık.

Sanem Altan yaşamamıza bir ayna tutuyor. Bahçemizdeki çiçeklerin kâğıt olduğunu söylüyor, her gün suladığımız, yanına yenilerini diktiğimiz çiçeklerin dayanıklılığının gerçek olmamaktan doğduğunu da.

Neden? Bir sahnede miyiz biz? Bir dekorun içinde mi yaşıyoruz? Bahçemizin çiçekleri sahte, çimenleri sahte anladık, pekâlâ, ya kokusu? Yanılgılarımız duyularımızı da mı yönetiyor? Kokmayan çiçeklere kokular mı uyduruyor beynimiz? Bir senaryoyu mu oynuyoruz, kendi seçtiğimiz hayatı mı? Senaryoyu oynayan aktörlersek rolümüz ne zaman bitecek?

Bu dekorlardan kurtulup, boyalarımızı silip kendi yüzümüzle sokağa ne zaman çıkacağız? Ne zaman kendi istediğimiz bir cümleyi söyleyebileceğiz?

Sıra kaçınılmaz soruya geliyor: Biz gerçek miyiz yoksa bir kukla mı? İşte kitaba başlık olan cümleye geldi sıra: ‘Özler insan kendini’. Yoksa siz özlemediniz mi?

ZOR BİR YAŞAMA BİÇİMİ 
Uyumlu olmak, ‘iyi kız’, ‘uslu çocuk’, ‘uysal delikanlı’, ‘örnek aile babası’, ‘fedakâr ev kadını’ sayılma yönergelerine uyma çabalarımız bizi bir robot mu yaptı? ‘İyi vatandaş’ sayılmanın koşulu bu mu? Hayatın çiçekleri solsa da yeniden açacağı bilinen gerçek bir bahçe gibi olması istenemez mi? Ruhunu, hayır deme özgürlüğünü yitirmeden yaşanamaz mı?

Bunun bedelini ödemek çok mu zor? Zorluklara değmez mi?

sanem-altanSanem Altan, böyle zor bir yaşama biçimini seçtiğini belirtiyor denemeleri boyunca. Seçim nedenini de açıklıyor:
“Ben babaların yazar olduğu bir evde büyüdüm… Ben onları izleyerek büyüdüm… Ben babamı, babasının yanında gördükçe bir yazara nasıl saygı duyulur onu öğrendim… ”

Ona verilen öğütler de farklıdır:
“Dedem hep söyler, “Ya yazı, ya hayat… İkisi birden olmaz… Bazen yazar olabilmek için bir hayattan vazgeçersin…”

Ben hayatı, hayattan ‘vazgeçmiş’ bu iki yazardan öğrendim.

Onların yazılarıyla büyüdüm.
Kavgalarını, cesaretlerini, soğukkanlılıklarını, adaletlerini, zekâlarını gördüm…
İnandığın şey uğruna her şeyden vazgeçebilecek cesareti göstermen gerektiğini onlardan öğrendim…
Doğru bildiğini söyleyebilmek için bütün taraftarlarını, bütün dostlarını kaybetmeyi göze alman, bu ağır yükü sırtlanman gerektiğini onlardan öğrendim.”

Sanem Altan, denemelerinin yer aldığı kitabın sonunda babasına ve dedesine saygılarını belirtirken kimliğini de açıklıyor: “Benim babam Ahmet Altan… Benim dedem Çetin Altan…” 

Ve kendi öyküsünün babasından ve dedesinden daha farklı olduğunu şöyle ifade ediyor:
“Talih sizi seçmiştir. Size, hiçbir zaman onlar kadar iyi anlatamayacağınız ama onların bile sahip olamadığı bir hikâye vermiştir.”
Bir ailede üçüncü kuşağın da yazar olması talihli bir öykü müdür? Ya da üç kişinin yazar olduğu bir ailede dördüncü olmanın zorlukları var mıdır? Bu soruların yanıtları için denemeleri okumanız gerekecek. Ancak vereceğiniz yanıtlarda her yazarın başka bir yazarın eleştirmeni olduğunu unutmamanız gerekecek. Eleştirmeniniz olan yazar babanız, dedeniz ya da amcanız olduğunda canınız daha az mı yanar, daha çok mu?  Bu soruyu da yaşamadıysanız yanıtlayamayacaksınız.

FİLMLER, ROMANLAR, DERSLER
Sanem Altan, bir gazetede köşe yazarlığı yapıyor. Her gün yazı yazmanın yıpratıcılığını yaşıyor. Gazete yazılarından da kitabının temasına uygun olmasını gözeterek seçtikleri girmiş kitabına. Kitabın genel teması kendisi olmak, başkalarının haklarını çiğnememek, gerçek duyguları yaşamak için bedelini ödemeyi göze almak ve cesur olmak.

Bu temaları işlerken zaman zaman sanat eserlerinden örnekler veriyor: Hamlet, Anna Karenina, Kazablanka, Paranın Rengi, Angel-A. Kimi zaman sıra dışı şairleri anıyor: Prevert, Villon… Kimi zaman aşklarıyla ünlü bir kadın yazarı  (Lou Salomé) Andığı romanlar da,  filmler de hayatla ilgili sorular üretiyor: Aşk için her şeyi göze almak mı doğru, sürekli erteleyip bir gün pişman olmak mı?  Kendini sevmeyen başkasını sevebilir mi? Gerçek aşk vazgeçmesini bilmek midir?

Ben‘Özler İnsan Kendisini’yi okurken bu ve benzer soruların yer aldığı kitabın yayınlandığı toplumda her gün bir iki kadının aşk ya da evlilik yüzünden katledilmesinin doğal hale geldiğini hatırlıyorum. Gülümsüyorum ister istemez.
Sanem Altan, Hamlet’i anlatırken kuşağıyla ilgili bir eleştiriyi sıkıştırıyor araya:
“Asıl canımı yakan ne yapmam gerektiğini bildiğim halde yapmamam” dedim… “Hamlet gibi” dedi… Güldüm birden. “Ne Hamlet’i” dedim… “Baban yazmıştı, Hamlet öyleymiş… Kararsız, ne yapması gerektiğini bildiği halde yapmamış. Hatta yapmamak için deli taklidi yapmış, hayaletlerle konuşmuş. Senin durumun buna oranla iyi sayılır” dedi… Ve ekledi; “Hamlet’i hiç okumadım, baban yazdığında sevmiştim, unutmadım”.

Sanem Altan, 80’li yıllarda büyümüş bir gazeteci. Babasının, dedesinin, amcasının ünleri onun kendine güvenini sarsmamış. Onları kendi için bir engel değil bir armağan sayıyor. Ayrıntılara dikkat eden iyi bir röportajcı. Yaşamadığı ama tanıdığı hüzünlerin aktarıcısı. Bence yazılarıyla romana hazırlanıyor.

Sennur Sezer

sennursezer@gmail.com

(Bu yazı 17 Mayıs 2013 Cuma – Aksam.com.tr’de ve Akşam Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)

Yorum Yapmasam Olmaz :)