YANIK PORTAKAL SAPKINLIĞI

Bir şey yoktur.
charles-willefordun-burnt-orange-heresy-yanık-portakal

Birkaç yıl önce gittiğim İstanbul Bienalinde sergilenen eserlerden bazıları, en masum ifade ile kafamı karıştırmış, sorgulama mekanizmalarımın bir hayli ısınmasına yol açmıştı. Bu eserlerden ikisi çok sarsıcıydı: ortası ısırılmış ekmek dilimi ve yarısı kemirilmiş çokoprens. Daha sonra, tamamen rastlantı eseri  gezmemle tanıştığım, hırdavatçı herifin eserleri, yine bir bienalde, odanın bir köşesine yığılmış şekerlemeler derken,  manaları ve önemleri konusunda  halen anlayamadığım bir ilgi ve alaka gördükleri kesin,ama bence hiçte düşünülen gibi olmayan “sanat” eserleri ile ilgili içsel çekişmem başlamış oldu.

Belki de eski kafalı biriyim. 1916 yılında Amerika’da kurulan Bağımsız Sanatçılar Cemiyeti  bir sene sonraki sergilerinde Marcel Duchamp’ın  ünlü eseri Fountain ‘ı “bu sanat eseri değildir!” diyerek red etmesinin ardında benim gibi kafaların olduğundan şüpheleniyorum. 95 senelik bir akıl erdirememe.
Duchamp’in Fountain isimli eserine şimdi ilgi ile bakıyorum.  Neyseki ortası ısırılmış ekmek parçası, fiziksel olarak Fountain kadar kalıcı bir eser değil.
Tabii ki bu eserlerin ilettiği mevzuları anlayamama yada kabul edememe tamamen kişisel bir durum. Aynı olmasada, paralel bir düşünce ile  bu konu hakkında bir iki kelam edenler var.
Birşey olsaydı da bilemezdik.
yanik-portakal_charles-willefordCharles Willeford ‘un Burnt Orange Heresy / Yanık Portakal ‘ında bu durum, bütün romanın merkezinde.  Bir adam, sabah bienale gelmeden önce ısırdığı ekmek ile değilde, ona yakın – ama yine de ekmekten çok daha fazla mesaja sahip- ilk ve tek eseri ile Goya, El Greco ve hatta Michalengo’dan daha fazla yer almaya başlıyor sanat çevrelerinde. Bir eser, Nihilist-Sürrealistadında bir sanat akımının ortaya çıkışını temsil ediyor. Aslına bakacak olursanız, romanın merkezindeki eserin – No.1 – kendisi, nihilist-sürrealist akımını gerçekten çok iyi yansıtıyor. Mesajı başarılı şekilde ileten bir eser.
Yanık Portakal, bu tartışmalı eserin çekim alanına girmiş 4 kişiyi anlatıyor. Kendisini sık sık dedektif gibi gördüğüm, işinde hırslı, bazı şeyleri göze almasını riske girmesini bilen, resim dünyasında söz sahibi olmak isteyen resim eleştirmeni kahramanımız. Hikaye kendisinin gözünden aktarılıyor. En zayıf halka olarak görebileceğimiz ama aslında öyle olmayan, kahramanımızı seven, seksi bir kadın. Ne olursa olsun, ünlü ressamın bir eserine sahip olmak isteyen, zengin koleksiyoner ve tabii ki ressamın ta kendisi. Konusunda oldukça hırslı olan kahramanımız, Koleksiyoner’in bir bakıma karşı koyulamayacak teklifi ile karşı karşıya kalıyor.  Bu teklifi kabul etmesinin en önemli nedeni, Teklifin en akıl çelici yönü, Eleştirmenin kendi başına ele geçirilemeyecek bir fırsatı barındırıyor olması. Seksi kadın kahramanımız kendisi seviyor ama Eleştirmenimizin bu sevgiye aynı ölçüde karşılık verdiğini söylemek biraz zor. Fakat  harekete geçtiğinde anda  bu çekici bayanı işin içine dahil ediveriyor. Bundan çekinmiyor çünkü hepimizin bildiği gibi, aslında bu dünyada sözü geçenler kadınlar.
Olaylar heyecanlı ve yer yer boğucu şekilde ilerliyor. Bana kalırsa öykünün en içinden çıkılmaz ve heyecan yaratan kısmı, üçüncü bölümde Eleştirmenimizin, kendisi yüzünden, yapmak zorunda kaldığı, romanada isimini kazandıran şey.
Yanık Portakal  polisiye roman türünde bulunan yüzlerce eserden farklı bir roman. En nihayetinde içindeki mevzuyu yaratan bir ressam ve resimleri. Kafamızda kodlu, karısını aldatan adam, adamı aldatan kadın, zengin adamın mirasına konmak için onu öldürmeyi planlayan genç çift veya sınırlarını geçtiği için komşusunun sığırlarını vuran öbür adam ile komşusunun intikam muhabbeti gibi “Ucuz Roman”  konularından değil. Bu sefer sanat konuşuluyor ve bu aslına bakarsanız oldukça eğlenceli.
   
Bilseydik de başkalarına bildiremezdik
charles-willeford-kitapları

Charles Willeford’un bibliyografisi oldukça kalabalık. Şiirleri ve kurgu olmayan kısa öykü, eleştiri ve biyografik eserlerini yanında polisiye-macera romanları bulunmakta . Ömrünün 21 yılını ordu mensubu olarak geçirmiş. Bu 21 sene içinde ikinci dünya savaşınında bulunduğunu söylersek, en azından  maceralarına kaynaklık eden şeylerden birinide tespit etmiş  oluruz bence. Birini tespit ettik peki ya diğerleri nedir acaba dersek, şu  buradan, bu buradan gelmiştir şeklinde keskin tespitlerde bulunamayacağım ama yaptığı diğer işler zaten cevabı veriyor:  Üniversite profesörü, editör, boksör, aktör, at terbiyecisi, radyo spikeri… Adam komple paket.

Polisiye roman türünde diğerlerine pek benzemeyen anlatım tarzı ile kendisine yer edindiği ne dikkat çekiliyor.
Özellikle Hoke Moseley serisinin ilk kitabı olan Miami Blues (1984) dönemin en ilham verici kitaplarından biri olduğu beyan edilmiş. Şahsen, Philip K. Dick ismini duyunca durup kulak kabartan biri olarak, Charles Willeford için, “Polisiye romanların Philip K. Dick’idir.”  değerlendirmesini okuyunca, tavlada beklediği zarı atıp, iki kapı alarak rakibe hayatı zindan etmenin zevkine ermiş gibi taşlar yerine oturdu.
 
Cem TOPUZ
4400th@gmail.com

One Comment

  1. BlackCat says:

    Agatha Christie polisiyesine bogdular bu toplumu, asil cevirilmesi gereken kitaplar Willeford’un polisiyeleri oysa. Willeford’a selam olsun. Yaziniz cok guzel olmus. Yanik portakalin contemporary elestirileri de muthis ayrica.

Yorum Yapmasam Olmaz :)