ÜNLÜ YAZARLARIN GİZLİ HAYATLARI – 2

Bu seride Franz Kafka, Jack London ve Agatha Christie’nin yaşamlarına yer verdik. Bu yazı sonunda cevaplarını öğrenebileceğiniz soruları şöyle sıralayabiliriz:

  • Kafka’nın aşk hayatı çelimsiz vücuduna rağmen nasıl bu kadar renkli olabildi? Kafka kadınları etkilemeyi nasıl başarıyordu? Kafka’nın daha sağlıklı olabilmek için uyguladığı kocakarı diyetleri işe yaradı mı?
  • Jack London içkiye gerçekten beş yaşında mı başladı?! London’ın sosyalistliği gerçek miydi? Hangi hastalıklardan muzdaripti?
  • Agatha Christie aldatıldı mı? Neden romanlarında çoğunlukla “zehir” var? Christie’nin başından geçen en esrarengiz olay ne? Kendi yarattığı karakter olan “Poirot”u neden sevmedi? Otobiyografisinde yazdığı başka sevmediği şeyler nedir?

FRANZ KAFKA

Franz Kafka, soyadı sıfata dönüşmüş büyük bir yazardır. Neden büyük bir yazar olarak anılıyor Kafka? Çünkü kabusumsu roman ve öykülerle bir çağın, bir toplumun ve evrensel bir yabancılaşma ve çaresizlik duygusunun nabzını çok iyi tuttu. Bizde Kafka’nın nabzını tutalım öyleyse.

franz-kafka

Franz Kafka’nın baskıcı bir babası olduğunu ‘Babaya Mektup’ kitabından da bilirsiniz. Kafka’nın tek talihsizliği babası değildi. Kafka çalışma saatleri çok yoğun, çalışma koşulları ise boğucu olan bir işe sahipti. Kendisi gibi yazar olan yakın arkadaşı Max Brod’a yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu:

“Ne kadar meşgul olduğumu hayal edemezsin… İnsanlar sarhoşlarmış gibi iskelelerin üstünden makinelerin içine yuvarlanıyor, tüm payandalar devriliyor, yapay setler çöküyor, tüm merdivenler kayıyor, yukarı konan her şey aşağı iniveriyor, aşağı inen her şey birinin ayağına takılıyor. Üstelik seramik fabrikalarında ellerinde dağ gibi çanak çömlekle harala gürele merdivenlerden inip çıkan genç kızlar da başımı ağrıtıyor.”

Kafka’nın Aşkları

Kafka aşk hayatında gerçek mutluluğu yakaladı mı bilinmez ama Kafka’nın aşklarının hiçbirinin evlilikle neticelenmediğini biliyoruz. Kafka hayatı boyunca iki kez nişan bozarak evliliğin eşiğinden döndü.

Yazar düzenli olarak Prag genelevlerine gidiyor, ayrıca barmen kızlar, garsonlar ve satış elemanlarıyla tek gecelik ilişkiler yaşıyordu. Ama seksten çok zevk aldığı söylenemez. Kafka seksten tiksiniyordu ve teşhisi konmuş bir Meryem Ana /Fahişe kompleksinden muzdaripti. Karşısına çıkan kadını ya bakire ya da sürtük olarak görüyor ve fiziksel tatminin ardından onlarla hiçbir alıp vereceği olmamasını tercih ediyordu.

Kafka bu düşüncelerine rağmen uzun dönemli ilişkiler de yaşadı. Ancak o kadınlar ile cinsel ilişki yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor.  Kafka fiziksel olarak zayıftı ama bu durumunu kadınları etkilemek için kullanmayı becerebilecek kadar da zekiydi. Kafka 1912’de Berlin’de Brod’un evinde kalırken Felice Bauer isimli güzel bir kadınla tanıştı. Hanımlarda daima başarıyla sonuçlanan stratejisini takip ederek bu genç ve güzel kadına fiziksel yetersizlik duygularını döktüğü uzun mektuplar yazdı.  Güzel kadın Felice, yazarın Yargı ve Dönüşüm gibi bazı büyük eserlerine ilham verdi.

Ve Kafka da Aldatır

Kafka fiziksel zayıflığı ile duygu sömürüsü yaparak etkilemeyi başardığı bu güzel kadına en sonunda ne yaptı dersiniz? Kadını en yakın arkadaşı Grete Bloch ile aldattı! Bloch yıllar sonra aşk çocuğunun babasının Kafka olduğunu iddia etmiş olsa da bunu doğrulayacak kanıt yok. Felice Temmuz 1914’te Kafka’nın Sigorta Enstitüsü’ndeki bürosunda Franz’ın Grete’ye yazdığı aşk mektuplarını sesli olarak okudu ve bu kötü yüzleşme sonrasında Felice-Kafka ilişkisi nihayete erdi.

franz_kafka_milenaAh Kafka ah… Sen ne çapkın adammışsın. Grete Bloch olayından sonra hala uslanmayan Kafka yakın dostu Ernest Pollak’ın karısı Milena Jesenka Pollak ile posta yoluyla ilişki kurdu. Düşünsenize, Kafka günümüz e-posta ve sms çağında yaşasaydı nasıl bir oyunbaz olurdu. Bu ilişki 1923’te Kafka’nın ısrarıyla sona erdi. Yazar daha sonra Milena’yı Şato romanındaki karakterlerden biri için model olarak kullandı.

Kafka’nın aşk hayatı bu kadınlarla sınırlı değil tabii ki. Ama Kafka en son aşkı 1923 yılında, Yahudi çocuk kampında tanıştığı yuva öğretmeni Dora Dymant ile yaşadı. Kafka’nın yarı yaşında olan Dora, hayatının son yıllarına kadar tüberküloz olan yazara baktı. İki sevgili Filistin’e göç edip bir restoran işletmeyi planlıyorlardı. Dora restoranda şef, Kafka ise başgarson olacaktı. Tüm bu planlar Kafka’nın 1924’teki ölümüyle yarım kaldı.

Kocakarı Diyetine Kendini Kaptıran Kafka

Kafka ne yazık ki erken yaşta vefat etti. Aslında arkadaşları bu duruma hiç şaşırmadılar. Çünkü Kafka tam bir hastalık hastasıydı. Hayatı boyunca migrenden, uykusuzluktan, kabızlıktan, nefes darlığından, romatizmadan, çıbandan, lekeli ciltten, saç dökülmesinden, göz bozukluğundan, daimi halsizlikten, kimi hayali kimi gerçek birçok rahatsızlıktan yakınıyordu.

Sıska olan ve zayıf kaslarından utanan Kafka, Franz Danimarkalı fitness hocası Jens Peter Müller’in talimatıyla açık bir pencerenin önünde vücut egzersizleri yapıyordu. Kendini beğenmeyen yazar ayrıca kocakarı diyetlerinin müdavimi oldu. “Tabiat çiğnemeyenleri cezalandıracak” sözüne yürekten inanan Kafka her lokmasını en az kırk beş kere çiğniyordu. Kafka’nın günlüğünden öğrendiğimize göre yazar her lokmayı öyle bir geviş getirir gibi çiğniyordu ki babası bu çiğnemelerden tiksindiği için yemek masasında gazetenin arkasına saklanıyordu.  Dedesi koşer kasabı olan Kafka sıkı bir vejetaryendi. Bir gün bir akvaryumdaki balığı hayranlıkla izleyen Kafka, “Şimdi sana daha bir iç huzurla bakabiliyorum çünkü artık seni yemiyorum!” dedi.

JACK LONDON

Alkolik yazarların kralı belki de Jack London’dır. “Yanımda birileri varken canım hep içki içmek istedi. Etrafta kimse yokken de tek başıma içerdim.” diyecek kadar alkole düşkündü. London içkiye beş yaşında, alkolik üvey babası onu kovayla bira almak üzere birahaneye gönderdiğinde başlamasıyla övünürdü. On dördüne geldiğinde koca adamlar gibi içmeye başladı. En azgın döneminde günde bir litre kadar viski içer, sonra da sık sık kaza geçirir ya da avarelik yapardı. Bir defasında o kadar sarhoş olmuştu ki, tökezleyip San Francisko Körfezi’ne düştü. Yunanlı balıkçılar tarafından kurtarılana dek amaçsızca sürüklendi.

Jack_London_9_yasindayken

Edebiyat dünyasının öncülerinden Jack London, güçlü ve saldırgan, sıkı içici ve pervasız Amerikalı yazar imajını öyle romantikleştirdi ki kendisinden sonra gelen yazarların çoğu ona imrendiler. Belki de London olmasaydı saldırgan ve maço tarzıyla ön planda olan Ernest Hemingway, Norman Mailer gibi yazarlar olmazdı.

London, gayrimeşru bir çocuktu. Oakland kıyısında yoksulluk içinde büyüdü. Ancak bu bıçkın delikanlıda  düşünceli bir yazarın yüreği çarpıyordu. Tam bir kitap kurdu olan London ileride zanaatımın araçları diyeceği on beş bin kitaplık bir kütüphaneye sahip olacaktı.  Yirminci yüzyılın en ünlü yazarı London, şöhretin getirdiği para sayesinde küçük yelkenlisi Snark ile maceralara atılma imkanı buldu. 1905’ten sonra London bu yolculuklara ikinci eşi Charmian Kittredge ile birlikte çıktı. London eşine “Erkek Kadın” diye sesleniyordu. Charmian kaba, teklifsiz, ele avuca sığmaz bir kadındı. London onda  aradığı her şeyi buldu.

Hem Zengin Hem Sosyalist London 

London yazılarından bir milyon dolar kazanan ilk Amerikalı yazar oldu. Aynı zamanda sağdık bir sosyalist olan London’daki bu çelişki gözlerden kaçmıyordu. Mark Twain bir defasında, “İşçi sınıfı kontrolü ele geçirse, şu London denen adam gününü görür. Telif ücretini alabilmek için milis kuvvetlerini çağırmak zorunda kalır.” dedi.  Aslında London’ın sosyalistliği biraz göstermelikti. Kibar davetlere pazen işçi gömleğiyle katılırdı. Ama giydiği gömlek öyle titizlikle yıkanmış ve ütülenmiş olurdu ki, London amaçlanan etkiyi yaratmaktan uzak kalırdı. Mektuplarını “devrim dileğiyle” yazarak imzalayan London soyalist parti bayrağı altında iki kez Oakland belediye başkanlığına aday oldu. Oylarında artış olmasına rağmen seçilemeyince Oakland halkına küsen London adaylıktan tamamen vazgeçti.jack-london

Bir Türlü Rahatlık Vermeyen Hastalıklar

London’ın yakasını hastalıklar bir türlü bırakmadı. London yirmili yaşlarının başında geçirdiği iskorbüt hastalığından dolayı öndeki dört dişini kaybetti. Meksika’da çalışırken dizanteri ve plöritis geçirdi. Güney Pasifik’te ise sıtmaya yakalandı. Ontong Java’ya yaptığı yolculuk sırasında elleri normalin iki katı kadar şişti ve derisi öbek öbek döküldü. London ayrıca böbrek taşı, romatizma, ayak bileği enfeksiyonu, bademcik iltihabı, uykusuzluk, eklem zayıflığı ve üremi gibi hastalıklardan muzdaripti. Zavallı yazarın bu hastalıklarını öğrenince üzülmemek elde değil!

Ağrıları nedeniyle çok acılar çeken London, kırk yaşındayken morfinin dozunu kazara fazla kaçırdı ve bunun sonucunda öldü.

AGATHA CHRISTIE

Kendi tabiriyle akılalmaz bir sosis makinesiydi Agatha Christie. Ünlü yazar kendisini böyle tanımlayarak ne kadar çok üretken olduğunu söylüyordu. Üretkenliği karşılığında kitapları iki milyardan fazla satıldı. Üstelik kendisi bu işe “Dedektiflik hikayesi yazmaya çalışmak eğlenceli olur” diyerek başladığını söyledi. Yazdığı polisiye kitapları nedeniyle “Suçun Kraliçesi” ilan ettiğimiz Christie, tek bir cana zarar vermeden kendisini inanılmaz derecede zengin etmeyi başardı.

Kitaplarındaki Zehirin Sırrı

I. Dünya Savaşı sırasında dispanserde çalışan Christie, zehirler ve insan bedeni üzerindeki etkileri konusundaki bilgilerini geliştirdi. “Bana oynamak için şöyle güzel bir ölümcül şişe verin, keyfime değmeyin,” diyecek kadar zehirlerle
ilgileniyordu. Gerçekten de Christie romanlarına baktığımızda cinayetlerin yarısı zehirlenmeyle ilişkilendirilebilir.

Christie’nin Poirot’a Nefreti

Yazarın romanlarının en ünlü karakteri olan şaşmaz dedektif Hercule Poirot aslında Christie tarafından hiç sevilmezdi. 1926 yılında Roger Ackroyd Cinayeti romanıyla kendini beğenmiş Belçikalı dedektifi yaratan Christie 1930’larda Poirot’u “katlanılmaz” bulduğunu söyledi. 1960’larda ise Poirot’u “bencil, tuhaf tip” olarak nitelendirdi.  “Hiç dayanamıyorum ona, ama devam etmek zorundayım çünkü insanlar onu çok istiyor” diyerek Poirot’a karşı olan hislerini dillendirdi. Poirot ismi, Fransızcadaki pırasa sözcüğünden geliyordu.

Christie üzerinde bir buçuk yıl çalıştığı ilk romanı “Styles’daki Esrarengiz Olay”agatha-christie isimli kitabı o kadar az sattı ki, yazar tek kuruş bile kazanamadı. O zamanlar kim derdi ki bu kitabın yazarının doksan üç kitabı, on yedi oyunu ve Mary Westmacott takma adıyla yazılmış altı aşk romanı yayımlanacak? Üstüne bir de kitapları 103 dile çevrilecek?  Shakespeare’in kitapları bile bu kadar çok dile çevrilmedi!

Dünyanın en başarılı yazarı olsa da Christie’de elbet kusursuz değildi. Kendisinde disagrafi yani yazma bozukluğu sorunu vardı. Bu nedenle yazıları okunur biçimde değildi. Dolayısıyla tüm romanlarını kendisi yazmak yerine dikte ettirdi. Zavallı sekreter, umarız fazladan tehlike primi almıştır!

Değişik bir kadın şu Christie! Yazarın otobiyografisinde bir gün tenis ağına takılan bir kirpiyi kurtarabilmek için onu kloroformla bayılttığı yazıyor.

“Suçluların Kraliçesi”nin Aşk Hayatı

Gelelim Christie’nin aşk hayatına. Yazar özel hayatında maalesef çok başarılı değildi. İlk evliliği 1928’de Archie’nin kendisini aldattığını öğrenmesiyle bitti. 1930’da kocası olan arkeolog Max Mallowan tarafından yine aldatıldı! Ancak bu defa aldatılmayı sineye çeken Christie evliliği kırk yılı aşkın süre devam ettirdi.  Yine de Max Mallowan’ın evliliği süresince pek çok metresi oldu ve Christie’nin ölümünden sonraki yıl onlardan biriyle evlendi.

Esrarengiz Bir Olay

Agatha-christie-ve-Max-Mallowan

Christie’nin yaşadığı en esrarlı olay ise 36 yaşındayken esrarengiz bir şekilde on bir gün ortadan kaybolmasıydı. Polis ilk önce cinayetten şüphelendi. Meraklı bir garsondan gelen istihbaratla yetkililer Agatha’yı  sonunda sahte bir isimle kaldığı otelde buldular. Yazar o sırada unutkanlık yaşadığını söylese de aslında kocası olan Archie’ye kızarak onu metresinden vazgeçirmek için tüm olayı planlamıştı. Ancak Agatha’nın planı işe yaramadı. Çift iki yıl sonra boşandı.

Romanlarının çoğu sinema ve televizyona uyarlanan Christie bunların çoğundan nefret ettiğini söyledi. Ancak kendisine Akademi Ödülü Adaylığı kazandıran “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” ’in 1974 tarihli film uyarlamasından tatmin oldu.

1976’da son yolculuğuna uğurlandığında dünyanın en ünlü polisiye yazarıydı. Guinness Rekorlar Kitabı onu tüm zamanların en çok satan kurgusal roman yazarı olarak kabul etti. Yazarın Londra’da sahnelenen “Fare Kapanı” dünyanın en uzun süre sahnelenen tiyatro oyunudur.

Son olarak Agatha Christie’nin otobiyografisinde yazdığı sevmediği şeylere yer verelim:

“Kalabalık, insanlar arasında sıkışıp kalmak, yüksek ses, gürültü, uzatmalı konuşmalar, partiler, özellikle de kokteyl partileri, sigara ve genel olarak dumanlı şeylerin içilmesi, her türlü içecek, marmelat, istiridye, ılık yemek, gri gök, kuşların ayakları.” Son ve en kesin olanı ise, “Sıcak sütün tadı ve kokusu.”

Bir sonraki seride “Ben aslında bir Hobbit’im” diyen Hobbit kitabının yazarı J. R. Tolkien ve küçükken annesinin isteği üzerine kız kıyafetleri giyen ünlü romancı, şair Oscar Wilde’ın hayatını inceleyeceğiz. Kaçırmayın!

Yorum Yapmasam Olmaz :)