SİNEK ISIRIKLARININ MÜELLİFİ

Bir kitabı niçin seversiniz? Çok sürükleyici olduğu ve elinizden bir türlü bırakamadığınız için mi? Yoksa kitapta geçen olayları ve kişileri kendinize benzettiğiniz ve yakınlık kurduğunuz için mi? “Çok satanlar listesine” hızlı bir giriş yaptığını görünce merak edip aldığınız ve verdiğiniz paranın karşılığını aldığınıza inandığınız için mi?
sinek-isiriklarinin-muellifi-baris-bicakci
Sinemaya uyarlanan Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den tanıdığımız Barış Bıçakçı’nın son romanı Sinek Isırıklarının Müellifi, size onu sevmeniz için hiçbir şey vadetmiyor ta ki elinize alıp okumaya başlayana kadar. Barış Bıçakçı’yı yakından tanımak, onu imza günlerinde veya söyleşilerde görmek ve onun gazetede bir röportajını okumak pek mümkün değil zaten. Yazar çok fazla göz önüne gelmeden, hep kenarda durarak işini yapmaya devam ediyor. Filmi çekilen kitabı sayesinde biraz daha fazla tanınmaya ve okunmaya başlandığını düşünüyorum. Bunda kitabı sinemaya uyarlayan ve Barış Bıçakçı kitaplarının temelini oluşturan sadelik, naiflik ve arka planını Ankara’nın oluşturduğu anlatımını beyazperdeye aktaran rahmetli Seyfi Teoman’ın da payı büyük.

Sinek Isırıklarının Müellifi, kitap yazmak için inşaat mühendisliğini bırakan ve günlerini Ankara “Toplu Konutlar”daki evinde yayınevinden haber bekleyerek geçiren Cemil’in hikâyesi.  Kitapta bir yandan yayınevinden dönecek cevabı beklerken bir yandan da Cemil’in hayatına tanıklık ediyoruz.

Cemil ve doktor karısı Nazlı’nın yaşadıkları Toplu Konutlar, kitapta bir ayrıntı gibi görünse de Cemil’in hayatında büyük bir yere sahip. Çiftin komşularla pek yakın ilişkisi olmasa da Cemil’in komşu teyzelerle yaşadığı ilginç diyaloglar, binaların yeni yapılmasına rağmen sağlam olmayan tesisatları özellikle sürekli su akıtan banyo tavanları, ödev yapmak için kitap isteyen komşu çocukları ve Toplu Konutlarda yaşanan gri sıradanlık kitapta çok ince işleniyor. Cemil, her Salı halı saha maçı yapmak, arada sırada eski dostları Metin ve İlhan ile buluşmak ya da bozulan masa saatini tamirciye götürmek için Toplu Konutlardan ayrılsa da yaşamını dışarıda sürdüremiyor. Kitaplarıyla, yaptığı yemeklerle ve Nazlı ile yeteri kadar mutlu evinde. Kitaptan bir bölüm çok güzel açıklıyor bu durumu; ”Şiir çok güzeldi. İçinde hemen eve dönme isteği uyandı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü bu olmuştu: hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi.”

Kitabın sayfaları çevrildikçe karşımıza Cemil’in sevdiği edebi eserler çıkıyor. Bu eser Yusuf Atılgan’ın Bodur Minareden Öte’si de olabilir, Carson Macculers’in Yalnız Bir Avcıdır Yürek’i de.  Cemil, kâh Kırlardan Geliyorlar’ı gençliğinde katıldığı bir protesto eyleminde okuyor kâh Orhan Veli’nin bir Baudeliare çevirisini Nazlı’ya yazdığı bir mektuba ekliyor. Burada okuyucuya eline bir kalem alıp not almak düşüyor ki bilmediklerini ya da okumadıklarını sonra okuyabilsin, unutmasın. Kitabın 50. bölümünde, “Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi” var. Bu listeyi yazının sonunda paylaşacağım.

Cemil, gençliğinde Bodur Minareden Öte’yi okuduktan sonra şunu fark ediyor; “Bir Yusuf Atılgan kahramanı olmak istiyordu.” İnsanlarla olan iletişimlerinde çok başarılı olmaması -burada mutlak bir başarısızlıktan bahsetmiyorum aslında, istemediği için başarılı değil- , mevcut sistemle ve toplumla çok uyumlu olmaması, her ne kadar evli olsa da yalnızlığı sevmesi ve işinden istifa ederek biraz da aylaklığı tercih etmesiyle Yusuf Atılgan karakterine benzetilebilir Cemil. Yayınevi editörü ile yaşadığı hayali diyaloglarda, normale ya da istenene olan uyumsuzluğunu görebiliriz Cemil’in.  Burada uyum sorununda öte bir şey var bence.  Cemil karakteri çok fazla eylem halinde değil kendi durağanlığını seviyor. Fazlasıyla naif, yanlış olduğunu bildiği bir şeyi bile bile yapmayan dolayısıyla kirlenmemiş bir adamdan söz ediyorum. Ondan istenen birisi olmak için ya da sisteme –buradaki sistem Cemil’in yazdığı kitabı yayınlayacak yayınevi olarak düşünülebilir- ayak uydurmak için ahlaki değerlerini bir kenara bırakmıyor Cemil. Dolasıyla da işler pek yolunda gitmiyor denilebilir onun için, bir bakıma tutunamıyor.  Gelmek istediğim yer şu, Cemil her ne kadar bir Y. Atılgan karakteri olmak istese de Barış Bıçakçı karakterini bir Oğuz Atay karakterine dönüştürüyor.

Bir C. ya da Zebercet olmak isterken Selim olmaktan kimsenin şikâyeti olmaz sanırım.

Kitaptaki yayınevi editörünün günümüzdeki pek çok yazarın başvurduğu aforizmalardan şikâyeti söz konusu. Aforizmalar yüzünden romanların, öykülerin kendine özgü dünyasının kaybolma tehlikesinden bahsediyor editör.  Ancak Cemil’in editöre katılmadığını şöyle anlıyoruz; “ Aforizma belki bilmek değildir ama bilmek çabasıdır… Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir.” Kitabın genelinde çok fazla aforizma kullanıyor Barış Bıçakçı, editörün aksine ben şikâyetçi değilim bundan.  Cemil’in söylemek istediklerinin özü bu cümlelerde gizlidir kanımca. Hangimiz bu cümleye karşı çıkabiliriz, “Yaşamak ilerlemek olmaz ama geride bırakmak olabilir.” Barış Bıçakçı’nın Cemil’e İstanbul ile Ankara’yı kıyaslattığı bu cümle sizi de gülümsetmiyor mu, “İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara’da insan sadece Ankara’nın haline üzülüyor.”
 
Bu kitabı okurken Barış Bıçakçı’nın okuruyla usul usul konuştuğunu farkettim. Sesini yükseltmeden anlatıyor derdini ve dikkatinizi çekmek için bağırmıyor size.  İçimizdeki iyiliğin, temizliğin ve naifliğin ulaşılmaz yerlerde olmadığını gösteriyor bize. Tencerede çilek reçeli kaynatmak, kısacık bir şiir yazmak hatta banyo tavanından akan suyu engellemek için safça gazete kâğıdı aramak henüz yeteri kadar kirlenmediğimizin göstergesidir belki de. Kitabı okurken içinizde eve dönme isteği oluşacağına eminim.
Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi:

Virginia Woolf’un Mrs. Dallowayromanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknikfilmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanusansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’inThe Majesty of theBlues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’denThe Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.

 (Sinek Isırıklarının Müellifi,Barış Bıçakçı,İletişim Yayınları, 166 s.)
 
KENAN GÖRÜCÜ
knngrc@gmail.com

One Comment

  1. Anonymous says:

    Yazarın daha önceden “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı kitabını okudum ve çok beğenmiştim. “Sinek Isırıklarının Müellifi” kitabını da çok merak ediyorum.

Yorum Yapmasam Olmaz :)